| |
Feb 16
“Küçüktüm, ufacıktım, top oynadım acıktım” yaşlarından beri ailemizde babamın düzenlediği bazı kurallar vardı. Bunlar kesin, kat’i ve değiştirilmesi iş güç sahibi bir insanken bile zor olan kurallardı. En başta geleni hiç şüphesiz akşam ezanı okunduğunda önemli tüm işlerimizi, misal eğri büğrü sahamızda yaptığımız maçı, yada caminin bahçesinden fırlattığımız “kız kovalayanları” bırakıp başımız önde, ellerimiz cepte eve dönmekti. Gerçi burada bu mühim kuralların hepsini zikretmeye kalksam, meşhur ansiklopedi AnaBritannica’nın ciltleri miktarınca, yani epey kallavi bir külliyat ortaya çıkar sanırım… Ancak birazdan anlatacağım hikayeye vesile olan kurala özellikle değinmem gerektiğini düşünüyorum;
Hayatımın 18 senesini geçirdiğim Sivas’ta babamın koyduğu en önemli kurallardan birisi de kendisinin bizim için tespit ettiği berbere gitmemizdi. Böylece saçlarımız devrin fırlama “kırkma” biçimlerinden susuz sabunsuz muhafaza edilmiş oluyordu. Bununla beraber bizzat babam da bilmediğimiz çağlardan beri hep aynı berbere traş olurdu: Çerkes Apti…
Çerkes Apti’nin berber dükkanı eski Türk filmlerinden hatırlayacağınız bir kompozisyona sahipti. 3 lavabolu bir tezgah, kenarı süslemeli aynalar, usturalar, arko traş sabunları, elle tahrik edilen parıl parıl nikelajlı saç kesme makineleri, oturduğunuz vakit içine gömüldüğünüz kanepeler, sehpaların üzerinde tomarla gazeteler ve en önemlisi kırmızı deri kaplamalı, sabahtan akşama kadar fırıl fırıl dönmekten kesinlikle usanmayacağım, her yanı ayrı ayarlı berber koltukları… Bu sahneyi TRT Ankara radyosunun haberleri yahut daha yüksek ihtimal kesintisiz yayınlanan Türk Sanat Musikisi programları tamamlardı… Burayı diğer berber dükkanlarından ayıran en büyük özellik ise duvarları boydan boya kaplayan VAYNAKH posterleri idi. Bugün bile arasanız kolay kolay bulamayacağınız öyle büyük ve kaliteli posterleri Çerkes Apti nerden elde edip duvarlarına asmış halen merak ederim. Dünyalar güzeli ve bembeyaz elbiseli kızların kuğu gibi süzüldüğü, yiğit ve zırhlı delikanlıların hırsla birbirine kama salladığı o birkaç poster, çocuk dünyamda Kafkasya’ya dair kurduğum hayallerin kana, cana gelmiş en keskin izleri idi…
Çerkes Apti’nin berber dükkanında kendisi hariç 2 kişi çalışırdı. Gerçi şimdi ikisinin isimlerini de hatırlamıyorum ama bu kalfalar ilginç bir zıtlık içindeydi. İlki henüz 30’larına erişmiş, 80’lerin o çılgın gençliği gibi kolları kıvrılmış ceketler giyen, hafifçe açık yakasından kolyesi sallanan, pantolonunun Michael Jackson’vari paçaları ayak bileği hizasında katlanmış ve altında da beyaz çorapları kesinlikle görünen bir gençti. Diğeri ise 40’larını bitirmiş, kısa, şişman, esnaflara has o eski zaman efendiliğini asla elden bırakmayan ve alameti farikası olarak da hiçbir vakit kesmediği Ayhan Işık bıyıkları bulunan bir orta yaş çelebisiydi. Fakat Çerkes Apti bunların ikisine de pek benzemezdi. Boyu uzunca, beyaz saçları her daim biryantinli ve tarakla düzgünce geriye taranmış, pos bıyığı Maltepe sigarasının unutulmaz katkıları ile sapsarı kesilmiş, kocaman gözlükleri ile bir yukarı bir aşağı bakan klasik bir Çerkes’di O…
Bu dükkanda çalışan herkesin ortak özelliği ise bolca konuşuyor olmalarıydı. Bu yüzdendir ki Çerkes Apti’nin dükkanına sadece traş olmak için değil aynı zamanda tatlı bir muhabbet için de birçok kişi gelirdi. Başka yerlerde dışarıdan berbere bakanlar içini tıklım tıkaç dolu görüp çareyi sıra beklemeden usulca sıvışmakta bulsa da, Apti’nin berber dükkanı için bu kadar kalabalık gayet doğal bir manzaraydı. Babamın “traş ol, kız gibi olmuşsun” emri üzerine berbere gittiğimde, içerisi oturacak yer bulmamasıya dolu iken, ikinci sırada kırkılmaya oturduğum ziyadesiyle vaki idi…
Şimdi nakledeceğim hikayeyi de işte yine Çerkes Apti’nin Paşa Camisine bakan sokaktaki berber dükkanında, “ne dertlere düştüm gardaş” diye anlatmaya başlayan bir Sivas’lı amcadan duymuştum…
Amcamızın göz nuru bir erkek evlatcağızı vardı. Bu çocuk babasını aylardır, her bahtı karanın görmek için can attığı yüce başkentimiz Ankara’da süründürüyordu:
- Ne dertlere düştüm gardaaaş…
Ankara’nın görmediğim avukatı, konuşmadığım hakimi, uğramadığım hatırlısı kalmadı.
Bizim oğlan bir halt yemiş, aylardır ceremesini çekeeee çekeeee bitiremedik ya!
Bu zıkkım topun peşinde koşmaktan bir bela geleceğini ben biliyordum zaten…
Siz 5-10 velet toplanın, evin karşısındaki ilkokulun bahçesinde maç yapın. Sanki çok top bilir danalarmış gibi de topu Atatürk’ün büstüne nişanlayın! Bilerek değil elbet… Hangi eşek sıpası vurmuşsa vurmuş top gidip büste çarpmış. Çarpmayla büstün devrilmesi de bir olmuş haliyle… Üstüne bir de büst kırılmaz mı? Kırılır… Allah yapısı değil ya kul yapısı, kırılır tabii…
Bu salakanalar da korkmuş, kimse görmeden büstü çöp tenekesine atıp olay mahallinden tüymüşler. Ertesi gün gelen çöpçüler büstü kırık vaziyette çöpte bulmasın mı?
Vay anam ne patırtı…
Atatürk büstüne saldırı!
Atatürk’ün manevi şahsiyetine hakaret!
Dahası mı? Halkı kin ve düşmanlığa tahrik!
Polisler doluşmuş mahalleye. Bizimkiler de evde anlatmıyor ki; baba, böyle böyle oldu, heykeli biz kırdık… Kimsenin haber yok…
Ama polis öyle Atatürk’ü kim vurduya bırakır mı?
Başlamışlar soruşturmaya. Civardaki bütün dükkanlara, apartmanlarda oturanlara, bahçede oynayan çocuklara, herkese sormuşlar, herkese…
Çocuklardan birisi de demesin mi ben gördüm, şunlar yaptı! Garezinden değil ya işte korkusundan o da garibim… Polis tutmuş bunlardan birini, ver Allah’ım ver sopayı. Dememiş ki bu el kadar sabidir. “Kimsiniz ulan siz” demiş. Bunu size kim yaptırdı, yanınızda başka kim vardı? Daha yetmemiş çocukcağızı tey o Beşkardeşler dağına götürmüşler, üniversitenin arkasına… Demişler isimleri verdin verdin, vermedin aha buradan atıyoruz seni… Bülbül gibi şakımış tabii çocuk, başka ne yapsın… Maçta vardı, yoktu, bizim oğlan dahil mahallede bildiği kim varsa saymış.
Bir ikindi vakti evden canhıraş hanım geldi, dedi koş, oğlanı götürüyor polis! Dedim ulan ne halt yedi eşeğin sıpası? Koştuk karakola. Ne komiseri konuşur ne memuru. Yahu gardaş Allah’ın hakkı için söyle ne yaptı bizim oğlan? Yok! Nuh diyor peygamber demiyorlar… Neyse abimi aradım, bir avukat tuttu getirdi, onun zoruyla meseleyi öğrendik. Meğerse bizim dana teröristmiş, Atatürk heykelini parçalamış, yetmemiş, çöpe atmış, daha yetmemiş, çöpün başında saya söve slogan atmış: Sivas Kemalizm’e mezar olacak!
Vay anaaaaaaam…
Dedim yandık!
Yandık ki ne yandık.
Avukat bir bir anlattı zaten. Suçları büyük dedi. Bunun idama kadar yolu var dedi. DGM’lik olmuşlar, davaları Ankara’da görülecek dedi. Yahu Avukat Bey dedim bu daha el kadar çocuktur, ne anlar öyle eylemden slogandan dedim, dinletemedim. Yapacak bir şey yok, savcı davayı sevk etmiş bile, duruşma 1,5 ay sonra, çocuklar tutuklu yargılanacak, hem de DGM’de!
Vay anaaaaaaaam….
Gittik mi bir koşu Ankara’ya. Sora ede bir avukat bulduk ensesi kalınından. Allah’ın aşkı için avukat bey dedim, bunlar daha çocuktur, yanlışlıkla olmuş, bir cahillik etmişler, sonrada korkup kaçmışlar. Bir yol bul, bir çare söyle…
Avukatla beraber düştük yollara… Gidiyoruz bir kocaman alışveriş yerine, avukat diyor bunu bunu al, hediye pakedi yap takıl peşime. Mübaşirinden tut sekreterine, hakiminden, bilmem nesine kadar hediye alıp yanına gitmediğimiz ilgili ilgisiz bir tane Adalet Bakanlığı çalışanı kalmadı koca Ankara’da…
Rica, minnet, söz, sepet duruşma günü geldi. DGM bu çocuk oyuncağı mı? Adamı ipe götürür valla… Neyse hakim sordu çocuklara: ne demeye kırdınız bu büstü? Vallahi dedi hepsi birden, top oynuyorduk yanlışlıkla oldu… Vay! Bir parladı hakim… Ne yanlışlığı ulan! İnsan yanlışlıkla Atatürk büstü kırar mı? Koskoca Atatürk büstünü görmediniz mi? Kesin bu işin altında iş var. Eğer size bunu kimin yaptırdığını söylerseniz serbest bırakırım, yok inat ederseniz Allah yarattı demem, atarım içeri!
Vay anaaaaam…
Göz göre göre gidiyor yahu çocuklar…
Allah’tan avukat kalktı başladı, sayın hakimim, diyor, çocuk psikolojisi diyor, yanlışlık diyor, korku diyor, hakime dinletemiyor. Ne vatan hainliğimizi bıraktı hakim, ne namussuzluğumuzu, ne yobazlığımızı, ne de adamlığımızı. Açtı ağzını yumdu gözünü. Çete diyor, çete bunlar her şey belli. Üstelik slogan atmışlar çöpteki büstün başında. Sivas demişler, Kemalizm’e demişler, mezar olacak demişler…
Vay anaaaaaam…
2,5 saat ecel terleri döktük duruşmada. Biri ayılıyor biri bayılıyor. Ağlayan, sızlayan, yalvaran, ortalık ana baba günü… Neyse sonunda insafa geldi hakim, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı çocukları. Bir alsak zaten oğlanı arkamıza bakmadan kaçacağız Sivas’a… Kağıt dediler, belge dediler, ıvır dediler zıvır dediler, bir gün daha tuttular sıpayı, sonra saldılar çok şükür… Saldılar amma oğlanın canından can gitmiş. Ne gözünde fer ne ağzında diş kalmış. Ver etmiş polis bunlara sopayı. Yer misin yemez misin… Hepsini yemiş bizimkiler de, hiç itiraz etmeden…
Kaç ay geçti bak daha evden adım attıramadım dışarı. Ekmek almaya bile ben gidiyorum bakkala…
Vay gardaş ne dertlere düştüm görüyonuz mu?
Siz siz olun okulun bahçesiymiş sokağın köşesiymiş çoluğa çocuğa sahip çıkın. Görünür, görünmez, bir yerden bir Atatürk çıkar ondan sonra al başına belayı…
* * *
Bugün özellikle sosyal medyada bir Atatürk büstü etrafında poz veren çocuklar için yürütülen linç kampanyası hatırlattı bu olayı bana…
O çocuklara ithafen yazmak ihtiyacı hissettim. Memleketimin güzel çocukları, üstü boyalı kireç parçaları için kendi çocuklarını linç eden bir ülkede yaşamak ne kadar mutlu edebilecekse sizi, o kadar mutlu olun inşallah…
Feb 12
Şimdi ben seni sevsem
Durup dururken
Ayıp olur mu acaba…
Bir çay daha söylesek
Sen gitmesen…
Jan 06

Söz uçar ama yazı da kalmadı galiba… Yazacak şeyler kalmadı… Yazı yazanın yeni bir yazı yazmaya cesaretide kalmamış olabilir. Belki bana yazı yazmamı biri hatırlatmış olabilir, bıyıklı ve alnı açık biri Ve ben yeni bir şeyler yazmak için bahanelerimin tükendiğini farketmiş olabilirim. Belki bu zaman zarfı içinde dünya bile değişmiş olabilir. Du bakim… Cık bildiğin dünya yine kendi kafasına göre dönüyor üstünde yaşayan insanların ritmine aldırış etmeden. Üstelik hiç düşünmüyor acep mideleri bulanıyor mu inmek isteyen var mı peh!
Zamanla ne istediğimizi bilmeyen ergenlere dönüşüyoruz galiba. Yavaş yavaş gerçekleşmeye başladığında güzel şeyler şu hayatta, mutsuz edecek yeni bir neden bulmakta ışık hızıyla yarışırız, hatta toz yuttururuz, anahtarını bile alabiliriz. Nedir bu peki bir derde bir imkansıza sonuçta mutsuzluluğa bu kadar bağlanma isteği?
Gerçekten ergenleşiyoruz galiba. Ara sıra tüm dünya bize karşı falan sanıyoruz. Onun bizimle bir derdi yok valla dönüyo o öyle, onun bile kendinden çok beklentisi yok. Ama bizim karşımızda kim olursa olsun o kadar çok beklentimiz var ki! Hep o beklediklerimiz yüzünden bu kadar geç kalıyoruz ya hayata. Çünkü emin olun karşınızdaki kişinin belki sizden haberi bile yok. Ne istediğinizden ne düşündüğünüzden… Fark etmek istemiyoruz hala ihtiyacımız olan tek şey cesaret aslında. Konuşmaya, hazır olmaya, var olmaya ve var etmeye, en sonunda hepsini gerçekleştirmeye… Belki merhaba ile başlayan bir konuşma… Hani böyle geceler boyunca ne konuşacağını düşünürsün ya, aynanın karşısında konuşma provası falan… Hiç gerek yok! Merhaba de konuş nasıl geliyorsa diline kelimeler, saçmala, belki kekele gözlerin doluyorsa dolsun bırak boğazın düğümleniyorsa bi yudum su iç ama söyle yeter ki… söyle! Rezil olacaksan ol, kapıdan çıktıktan sonra arkandan gülecek mi gülsün bırak. Senin hakkında kimin ne söyleyeceğini bir kenara bırak. Söyle sadece. İlerde sen bile güleceksin, anı olacak valla. Ama keşke söyleseymişimden iyidir, iyi ki söylemişim demek emin ol.
Hayat kimine kısa kimine uzun ama nasıl yaşadığınla doğru orantılı orası bir gerçek. Ne zaman biteceği bir sır. En dolu dolu şekilde yaşanmayı hak etmiyor mu? Bir pazar erken kalkıp yürüyüş yapmayı güneşli ama biraz soğuk bir günde. Ardından bir simit bir çay eşliğinde vapurla karşıya geçmeyi iş için değil kendin için. Sadece martılara simit atmak için…
Hayat gülümsemeni hak ediyor ve gülümsemen mutlu bir hayatı…
Tags: gülümse, hayat, yeni yazı
Dec 20

hayat diyorum
bazen
ne garip
neler yaptırıyor insana
ya da insan
neler yapıyor hayata
değil mi ya?
neden hep edilgeniz ki
bir numaralı failiyken hayatımızın üstelik
e ama maktül de biziz
nasıl bir oyun bu
tetiği çeken elle kurşunun girdiği kafa aynı bedende
intihar!
yaşamak intihar öyleyse
hadi ordan!
nasıl bir tümevarım bu
tüm?
tüm olan ne var ki
her şeyin bir şeyi eksik
olan şeyler de birbiriyle çelişiyor üstelik
çelişki
bir tek çelişirken çelişmiyorum kendimle
çelişmek konusunda çok tutarlıyım
bırak ironiyi be adam!
…
üç nokta
Tags: çelişki, hayat, silsile
Dec 14
Başlığı ve muhteviyatı gibi kendisi de yarım kalmış bir yazı…

Gelecek Olana
olmayana,
belki de hiç olmayacağa.
belki boşluğa,
belki karanlığa,
belki karanlık-boşluğa…
olmayanadır bu satırlar,
gerçeğin, varlığını hak etmediği kişiyedir.
beklemektir gelmeyeceğini bile bile,
belki de gelenlere haksızlıktır tüm bunlar.
olmayışına,
gelmeyeceğine,
haksızlıklara,
hayal kırıklıklarına “rağmen”dir bu satırlar.
bu böyle biline…
usulca süzülmelisin hayatıma
kader, nasip, kısmet adına yapabilirsin mesela
gümbür gümbür olmasın gelişin
sessizliğin olsun varlığının emaresi
“ben buradayım” diye sus, ben seni duyayım.
Tags: eksik, hayat
Sep 19
Ahh…
Nasıl yoğun bir cız etme.. Şimdi bir evlat daha mı anneciğinden koptu.. Yazdan kışa geçişle, kıştan yaza geçiş doğanın silkelenişi derler
- bir yeni uyanış sürecine hali ve direnci olanın atladığı, artık takati kalmayanların da bir önceki zamanda kaldığı.
Ölümler de bu mevsimlerde olurmuş çoğunlukla. Doğa silkinişiyle insanları da silkermiş eteklerinden. Şimdi laf mı bu
– biz diğer zamana sözüm ona atlayabilenler –
atlayabilecek miyiz ki önceki zamanda bırakınca sevdiklerimizi. — Ölmekle yaşamanın farkı işte her zamanda olmakla bazı zamanlarda olmak
- çünkü giden kendinden önceki zamanda kalıyor.
Diğer zamana geçenlerse her kalanla birlikte geçmiş zamanda bir parçasını bırakarak-
Her kalanla birlikte biraz daha küçülerek, eksilerek, parçalanarak…
İnsan yaşamak istiyor içgüdüsel olarak, her silkinişte hep bir sonraki zamana atlayabilmek- Yani bir meziyet olarak görülebilir belki doğal seleksiyonda elenmemek
-Ama her diğer zamana atlayışta geçmiş zamanlarda bıraktığımız parçalarımız daha da kabaran bir yığın.
-Bir gün bir bakmışsın en başarılı ve dirayetli olan sen- son zamana atlayışında kala kala kalan sen unufak-
Belki de zamanında kalmak en iyisi o yüzden. Ardında bıraktığın parçalar senden büyük hale gelmeden.
-Belki de “evlat acısı göstermesin” “sıralı ölüm olsun” deyişleri hep bu yüzden.
-Hoşluğunla kal geçmiş zamanda Nermin Teyze,
küçüğün’ün sende/senle kalan parçasına iyi bak…
Aug 25
Gelin kafanızın büyüüük bir bölümünü meşgul eden 3-5 kötü giden şeyi değil de üzerinde düşünme gereği bile duymadığımız hayatımızda yolunda giden şeyleri düşünün bir anlığına. Buzdolabınız tıkır tıkır çalışıyor mesela, herhangi bir faturayı yatırmayı da unutmadınız, her şey işliyor. Sindirim sisteminiz de pek ala yerinde maşallah, sağlıklı olmadığı durumda bir insanın en büyük problemi olabiliyor, bunu biliyoruz. Romantik bir polyannacılık oynamak değil niyetim. Pek tabi üç beş şey olması gerektiği gibi gidiyor diye bayram edecek değiliz. Ama üç beş şey yolunda gitmediğinde kafamızı dolduruyoruz onunla, hak etmediği şekilde beynimizi ipotek ettiriyoruz üçe beşe? Aslında her şey normal(!). Biz homo sapiensler o cevval, uzun boylu, parlak dişli, düzgün fizikli kuzenlerimiz neanderthalleri alt ettiğimizden -beyin gücünün fizik gücü üzerinde hakimiyet kurduğundan- beri bu sistem böyle işliyor. Beynimiz yolunda gitmeyen şeylere odaklanmaya programlanmış -gora 216 esprisi yapılabilir, bir düşünelim bakalım-. Hayatınızda yolunda giden, önemi katbekat fazla olaylar varken yolunda gitmeyen ufacık bir mevzu tadınızı kaçırabiliyor. Çünkü beyin o anda yolunda giden hiç bir şeyle ilgilenmiyor. O ufaklığı istiyor; "canına okuyacağım senin!".
Aslına bakarsanız insanlık tarihi de bu dürtü çerçevesinde şekilleniyor. Teknolojideki, yaşam standartlarındaki bu gelişimin yegane sebebi problem çözme, olmadığında problem üretip sonra yine çözme dürtümüz. O yüzden siz en iyisi iyi şeyleri düşünmeyi boş verin, gelişimimize ket vurmayalım durduk yere -yazar burada kendisiyle çelişiyor, mahlasıyla ironi bile kuramamış pehh-.
Bir düşünsenize binlerce yıl önceki insanlar bizim bugün sahip olduğumuz olanakları cennet olarak görüyorlardı büyük ihtimalle. Ama biz cennette yaşıyor gibi değiliz, biraz gerçekçi/kötümser olursak cehenneme bile yaklaşıyoruz diyebiliriz. Kim bilir belki de cennet beynimizdeki bu dürtümüzün -aka nefsimizin- alındığı bir dünyadır sadece?
Tags: beyin, çelişki, cennet, dürtü, hayat
Aug 22

Muazzam bir karmaşa vardı o gün. Herkes bir yana koşuşturuyor, kimin ne yaptığı anlaşılmıyordu. Gözlerde ne yaptığını bilmeyen bakışlar vardı ama davranışlar bakışların aksine kendinden emindi. Herkes ne yaptığını biliyordu. Bu hengamenin içerisinde etrafına şaşkın şaşkın bakınan Cemil o ortamdaki kendinden en emin bakışlarla göz göze geldi.
- Yüzbaşı: Sen hala hazırlanmadın mı? Bölüğün çıkmak üzere.
Cemil o anda aslında gördüklerinin ne olduğunu çok iyi bildiğini fark etti. Olacakları, yapılacakları çok iyi biliyordu ama bilmediği bir şey vardı. Bırakın cevabını bulmayı sorması bile çok zordu. Anlatmak için sayfalar dolusu yazmak, ağız dolusu konuşmak, onlarca bağlaçlı cümleler kurmak gerekiyordu belki de. Tüm bu karmaşıklık tek bir kelime sığlığında tezahüt etti Cemilin dudaklarından: "Nereye komutanım?"
- Komutan : Ne demek nereye Cemil, ne demek nereye?
Sahi ne demek "nereye" Cemil?
Sen farkında değilsin galiba olayların, ülke olarak çok sinirlendik biz. Hepimiz için bıçak kemiğe dayandı artık Cemil!
Üç beş çapulcunun ettiğine bak hele. Onlara pabuç bırakacak bir ülke miyiz biz?
Çok kızgınız Cemil anlatamam sana.
Fazla bile bekledik aslında. Ülke olarak hepimiz aynı fikirdeyiz. Artık gücümüzü göstermenin zamanı geldi. Ne gerekiyorsa yapılmalı!
Her yerde, her köşebaşında dillendiriliyor bu zaten. Ülke olarak çok önemsiyoruz bu konuyu Cemil. Kimimiz yapılması gerekenleri anlatırken ağzından salyalar fışkırtıyor olabilir. Ama inan içimizdeki acının büyüklüğünden hepsi. Ağzımız dilimize dolanıyor Cemil.
Takip ettin mi bilemiyorum iktidarı muhalefeti hepsi aynı fikirde zaten. Mevzu vatan olunca ayrışmak yakışmazdı bize. Ülkecenek bir olduk, birlik olduk Cemil.
Gereği neyse yapılmalı!
Annenle babanla pek görüşemedik bu ara tabi. Bir de nişanlın varmış sanırım onla da pek konuşamadık. Ama ülke olarak bu olaya odaklandık Cemil, hiç şüphen olmasın. Hepimiz bu konuya kafa yoruyor, bu acı bitsin diye uğraşıyoruz(!). Biz hep sizi düşünüyoruz Cemil!
Hal böyleyken,
acımız yüreğimizi dağlamış,
içimiz kan ağlıyorken,
sahi ne demek "nereye" Cemil?
Jun 19
Yazdıklarımı yakından takip ediyormuşsun Tanrım medyun-u şükranım. "Nasıl yani, bilmediğimi mi düşünüyordun?" dediğini duyar gibiyim, haşa. Her şeyi gören/bilen ve şah damarımızdan daha yakın olan senin, buna halel getirmek değil niyetim. Ne bileyim, beni böyle yakından takip ettiğini düşünemedim/aklıma gelmedi diyelim. Yani benim eksikliğim Tanrım. Beşerim, Adem'den bu yana da şaşıyorum.
Efendim hatırlarsanız bir önceki yazımda mutluluğu sorgulamıştım tüm beşer aklımla. "Mutlu muyuz bu hayatta?" diye sual etmiştim hem kendime hem sizlere ve yine beşerce sebeplerle mutlu olmadığımı/olmadığımızı vurgulamıştım. Tanrı bu yazımı okumuş olacak ki "mutluluğu" anımsattı bana. Ne olup ne olmadığını, nerede bulunduğundan vs. bahsetti biraz. Binlerce hamdüsenalar olsun ki O'na anladım ve bu yazımda anladıklarımı acizane sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Efendim mutluluk; sıkılmakmış. Yapacak bir şey bulamadığından dolayı sıkılmak ne büyük bir özgürlükmüş. O anlarda bunu anlamamak ne büyük bir nankörlükmüş, bilemedim, affet Tanrım.
Efendim mutluluk; gözün kulağın tetikte olmadan uyuyabilmekmiş. Hoyratça uyuduğum zamanların kıymetini bilememişim, affet Tanrım.
Efendim mutluluk; kendi hacetini görebilmekmiş -affınıza mahsuben-. Kendi başına, hür iradenle, acı çekmeden bu eylemi gerçekleştirmek ne büyük bir özgürlükmüş, bilemedim, affet Tanrım.
Efendim mutluluk; Azrail'den uzak yaşamak/yaşadığını sanmakmış. Her gün Azrail'in gözlerinin içine bakmak ne büyük ızdırapmış, bilemedim, affet Tanrım.
Hasılı -fazla uzatmayacağım- mutluluk; yaşadığımız zamanlarda kıymetini bilmediğimizmiş, sen o zamanlardaki mutluluğumuzu aratma Tanrım.
Biraz sitemkar bir yazı gibi oldu ama haşa, Sen biliyorsun sitem etmediğimi buradakilere de anlatalım. Binlerce hamdüsena sana olsun, şükretmeyi unuttuğumuz tüm zamanlar adına sana şükürler olsun. Başa gelebilecek çok daha kötü durumlar var, biliyorum, çok uzakta değil görebiliyorum. O yüzden dünden kötü, yarından iyi bu halimize şükrediyorum sana Tanrım. Dert Sende, derman Sende. Sen azca Kahhar çokça Gaffarsın. Gaffarlığınla sev bizi Rabbim.
Tags: çelişki, mutluluk, tanrı
May 01
Mutluluk insanın hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı, temelde hayatın amacı olan bir olgudur. Her birimiz hayat amacımızı mutluluğa ulaşmak diye tanımlamasak da hepimiz mutlu olmayı istiyoruzdur. Bu noktada önemli bir soru akla geliyor; mutlu muyuz? Bunun birçok değişkeni var tabi biliyorum, aklınıza gelen zibilyon tane kriterden haberim var merak etmeyin. En kaba haliyle değerlendirmenizi istiyorum, hayatınızdaki mutlu olduğunuz ve olmadığınız anları birbirinden çıkarın ve elde ettiğinize bir bakın. Bu noktada mutsuz olmadığınız zamanları mutlu olarak değerlendirmemeniz gerekiyor. Çünkü mutsuz olmamanız mutlu olduğunuz anlamına gelmiyor. Ne çıktı sonuç? Yo yo bana söylemeyin sizin bilmeniz kafi. Ben burada kendi sonucum üzerinden devam edeceğim.
Read the rest of this entry »
Tags: çelişki, hayat, mutluluk
|
|
Son Yorumlar