“ааи & aры”

Akuytz 3 Comments »

Bu satırları yazmadan önce gözlerimi sıkıca bağladım; objektif kalabilmek ve siyasi düşüncelerimin etkisinden kurtulabilmek adına. Sonra sol elime bir terazi aldım; doğru ve yanlışları tartıp kendi doğrumu bulabilmek adına. Sonra sağ elime bir kılıç aldım ve hükmü verdim. EVET.

Ama siz benim EVET dediğime bakmayın. Siz de gözlerinizi sıkıca bağlayın, benim baskımdan kurtulmak adına. Karar vermenize yardımcı olacak, size yol gösterecek bilgiler sizin HAYIR’ınız ise çekinmeden hükmü verin. Ama sonra araştırın, okuyun; benden daha fazla okuyun ve hükmünüz yine HAYIR ise, yakın üstüne bir keyif sigarası ve hissedin vicdanınızın rahatlığını, vatandaş olmanın dayanılmaz hafifliğini.

Bildiğiniz üzere, 12 Eylül’de eller sandığa gidecek. 26 maddelik bir Anayasa değişikliği paketi halkoyuna sunulacak. Neye, niçin hayır diyeceğiz? Kime, neden evet diyeceğiz? Kaç kişi bu soruların cevabını bulabildi, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim, bu soruların cevaplarını bulmaya çalışırken baya bir terlediğim. Kaldı ki, az biraz hukukla ilgili bir insan olarak beni bile bu kadar terleten sebep, size nasıl bir işkence sunacak çok merak ediyorum.

Öncelikle referandumla birlikte neler değişecek, 26 maddelik pakette neler var, etraflıca inceleyelim ve değişiklikler üzerine birkaç kelam edelim. Daha sonra da “Evet” ve “Hayır” cephelerinin ortaya koyduğu iddiaları değerlendirelim. Sonra da adaletin terazisi hangi tarafa daha ağır basıyor ona bakalım. Bakalım bakalım, şapkanın içinden tavşanı çıkarabilecek miyiz, yoksa cesaret edip kral çıplak diyebilecek miyiz?

Read the rest of this entry »

Tags: , ,

Bir Delinin Hatıra Defteri *

Le Vent Nous Portera No Comments »

Anlatmaya nereden başlamalı bilemiyorum ama yine de…

I.

Sevgili Günlük…

Küreler vardır. Çeşitli renklerde küreler bulunur. Bazıları mavidir. İşte o mavi kürelerden bir tanesi kutuplardan basık ekvatordan şişkindir ki, o şekle coğrafyada “geoit”; o mavi küreye de Arapçada “dünya” denir. Dünyayı yönetmek için krallar tahta çıkar, bazen de “dünyanın çivisi çıkar.” Çıkan çiviyi yerine çakma amaçlı devrimler yapılır? Devletin bekası masumlardan daha önemlidir. Demokrasi vardır ve başkalarıyla paylaşılamayacak kadar güzeldir.

Dünya boş bir yer değildir. Orada, zaman her şeyin boş olduğunu düşünen bir dünya dolusu insan yaşar. İnsanlar boy boy, renk renk, enva-i çeşittir. Siyah insanlara “zenci” denir. Siyah ve beyaz Beşiktaş’ın renkleridir. Sarı ve kırmızı da Kayserispor’un renkleri olmakla birlikte, bunlara orak ve çekiçte eklenirse halk arasında “Komünizm” denilen şey olur.
Read the rest of this entry »

Tags:

Franco Leon İle Benim Aramdaki Farklar

Le Vent Nous Portera 4 Comments »

* Bütün ajegu emektarlarına…

Franco Leon süper bir insandı, ben zaten doğuştan ilkokul mezunu bir Çerkes’im.
Franco Leon yolda Dudayev’i görse ‘ Es Selamu Aleykum Ey Mücahid’ derdi,
ben yolda Dudayev’i görsem imzalı bir fotoğrafını isterim.
Franco Leon hiç yalan söylemiş midir bilemem ama; biliyor musunuz ben bu yaşa kadar hiç ağlamadım.
Ben soğan doğrarken çok ağladım çünkü ben
sulugöz bir insanım ve ne güzel yemek yaparım, görmelisiniz.

Franco Leon yolda Azrail’i görse Ajegu için bir kaç kurban isterdi;
ben Azrail’i yolda görsem ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki yani şimdi afedersin ama kurban Allah’ın emri de derileri neden THK topluyor?

Bu yazıyı Franco’ya okusam o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi, ben ona derdim ki, anam babam da elbette ister elim kalem tutsun, bir işe yarayayım
fakat derneğe giden çocuklar okumuyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

Franco yanımda olsaydı elimden tutardı, derdi ki “bitir şu yazıyı waşa, ha gayret!” ;
annem burada olsa elimden tutardı ve ben ona derdim “Anneciğim bölmesen…”

Ben oradaydım, babamın boynuna sarıldım ve dedim ki “Babacığım seni ben…”
Babam döndü bana bir baktı siz o bakışı görmeseniz daha bir makbule geçer!

Franco Leon o bakışı görse şüphesiz hayra yorardı;
ben o bakışı gördüm, utancımdan yerin dibine geçecektim, neyse ki annem beni bakkala gönderdi.

Ne tuhaf anneler gülerken bile çocuklarının

Anneler gülerken bile çocuklarının mutluluklarından çalmıyolar ne tuhaf…

Franco Leon çok şanslı bir insan
Çeçen olduğunu anladığında o daha küçücüktü;
ben küçüktüm büyüdüm ama abazaların çerkes olup olmadığı hala tartışılıyor…
Zaten şanslı birisi de değilimdir, nedense ülkemizde şanslı olanların hep kız doğduğu düşünülüyor.

Franco Leon yeni öldü fakat çok uzaklarda olabilir!

Olabilir dedim çünkü hayat bir Western filmi değildir.
Değilse bile savaşlar çıkar, beyaz adam hep kazanır, siz de haber bültenleri izlersiniz.
Franco Leon elimden tutsa da birlikte geçsek çölü,
Ne de olsa Franco da ölü ve “Küllü Nefsin Zaikatül Mevt…”

Tags: ,

Bir “evet” bir “hayır”

Çelişken 1 Comment »

Efendim malumunuz ülke olarak 12 Eylül günü hükümetin -aslında anayasa mahkemesinin- anayasa değişikliği paketini oylayacağız. Ortalıkta "evet" "hayır" naraları dolaşırken, bunlara sunulan gerekçelerin saçmalığı benim bu yazıyı yazmamın başlıca sebebidir. İktidarıyla muhalefetiyle insanların göz göre göre "aptal" yerine konmaları ağrıma gidiyor açıkçası. Ancak insanların siyasi kimlikleri o kadar baskın ki göremiyorlar, görmek istemiyorlar bu durumu.

Read the rest of this entry »

Tags:

Gidiş

Sapere Aude No Comments »

Gidiyorum ben şimdi, sesiz ve sakin.
Yanınızdan geçiyorum belki giderken , görmüyorsunuz bile geçtiğimi..
Gözünüzün önünde uzaklaştıkça yitiyorum ufukta belki ama seçemiyorsunuz gidişimi.
Şimdi benim gözünden bakarken, her şey daha yavaş akıyor, bütün ayrıntılar,
Memnuniyetsizlik mimikleri, saklanmaya çalışılan bakışlar, çekememezlikler.. Hepsi öyle yavaş akıyor ki..
Hepsi daha da göze çarpıyor şimdi.
Ve her şeyin sesi boğuklaştı artık.
Başını duyuyorum gürültülerinizin ama sonu olan sözlerinin yok ki zaten..
Hepinizin yanından, yamacından geçerek, ve hatta dokunarak hepinizin zayıflıklarına, yara kabuklarına, yavaş yavaş gidiyorum.
Bembeyaz bir tepe var ileride, tepenin aşağısı pastel bir cümbüş..
O tepeden bedenimi bırakmaya gidiyorum. Pastellere doğru salınmaya, rüzgara geçerken yanımdan pastellere boyasın diye beni..
Sizin koyu ve iddialı, parlak ve çarpıcı renkleriniz siliniyor beyaz tepeye yaklaşan her adımımda..
İşte bundan sakinliğim, her şeyin ve geçmişin gözümün önünde yavaş yavaş silinişine tanık olduğumdan.
Susun ve dinleyin..
Dinleyen kulaklar için her zaman bir diyeceği vardır sessizliğin.
Kalın sağlıcakla,
Gidiyorum bugün ben..

Tags:

Radyoaktif Hayaller…

Franco León 2 Comments »

Geçtiğimiz günlerde meclisten bir gece yarısı operasyonuyla ve yangından mal kaçırırcasına geçirilen tasarı ile Rusya’nın Türkiye’de nükleer santral kurması ve işletmesi resmen onaylandı.

Bu onay neticesi Rusya Federasyonu kendi seçtiği bir şirketi ile Mersin/Akkuyu’da 4 üniteli ve 4800 megawatt kurulu güce sahip bir nükleer santrali inşa edip işletme hakkını elde etmiş oldu. İnşa edilecek bu santralin arazisi bedelsiz olarak Ruslara verildi ve bununla beraber santral mülkiyeti de Ruslara bırakıldı. Türkiye ise antlaşmanın öngördüğü tüm sınırlamalar kalktığında bile santralde %30’dan fazla bir paya sahip olmayacağını taahhüt etti.

Kafkas diasporası son yıllarda kuşkusuz bir silkinme yaşıyorsa da ortaya konmuş tüm hedefleri hep uzun vadeli. Ancak yukarıda bahsettiğim mevzunun ayrıntılarını öğrendiğinizde göreceksiniz ki diasporanın önünde bulunan en somut ve yakın hedef bu santral inşaatının engellenmesidir.

Peki niçin diaspora bu santralin yapımına karşı çıkmalıdır?
İsterseniz bu sorunun cevabını tasnif ederek ve maddeler halinde verelim;
Read the rest of this entry »

Tags:

Anlayamam Pek…

Verba Volant No Comments »

Pek anlayabildiğim söylenemez sizi. Barışa dostluğa, kardeşliğe dair yalanlarınızı da dinleyemem. Hem bir ülkeyi kınayıp hem ticari anlaşmalar yapmanızı da anlayamam. O kadar şehit haberinden sonra dizi karakterlerinin yasını tutanları da. Faili meçhul cinayetlerin faillerini hala neden saklarsınız onu da…

İlk önce kepçeyle alıp sonradan kaşıkla vermenize de bir yorum getiremiyorum gerçi. Asgari ücret daha yeni altı yüz lira olmuşken, on bin lirayla geçinemiyorum demenize de basmıyor kafam.  Neden hep şehit haberleri fakir ailelerden geliyor, ne bileyim bir milletvekilinin ya da iş adamının oğlu niye şehit düşmüyor mesela…

Ülke içinde darbe seslerinin çınlaması da acayiptir örneğin. Geçmişten niye örnek almayız onu da anlamıyorum. Kafes içine alınmayı ne kadar seven bir ülkeyiz biz böyle.  Şöyle bir kendimize baksak yeter miyiz dünyaya. Dünya hazır mı bizi taşımaya ki ona buna ahkam keseriz. Beylik laflar etmek kolaydır peki niye hiç sonunu düşünmeyiz. Var mıdır bir duruşumuz yoksa nabza göre şerbeti çok iyi mi veririz. Read the rest of this entry »

Tags:

Küçülmüş de büyümüş

Akuytz No Comments »

             

            Çocukluk…

            Dizlerdeki yaranın kabuk bağlayamadığı zamanlar. Bağlasa ne fayda! Kavlattıkça kanayan yaradan haz alan bir çocuk için hayat o kadar mı güzel gelirmiş insana. Işıklı ayakkabıların ışıltısı gibi parıl parıl bir dönem. En kötü günümüz böyle olsun: “Tetris’in pilinin bittiği gün.”

            Zaman bu kadar hızlı ilerleyebilir mi diye düşünemiyorum artık. Zira yelkovana eğilip dikkatlice bakmak bile dehşete kapılmak için kafi geliyor. “Tik-tak, tik-tak” diye acımasızca ilerleyen bir saate ağlamaklı bakmayı, “Ne olur biraz daha yavaş” diye yalvarmayı kim istemez ki? Aldırış etmiyor ama zaman. İstediğin kadar bağır, çağır, isyan et. Zaman, karabasan gibi bir zaman. Sesini bile çıkaramıyorsun, üstüne üstüne oturuyor adeta. Ama çocukluğum, film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladığında hep bir tebessüm beliriyor yüzümde. Çocukluk oyunları, çocukluk aşkları, çocukluğuma dair her şey…

Read the rest of this entry »

Tags: ,

Üç adım (3. adım)

Çelişken No Comments »

Atmayanlar için; birinci adım, ikinci adım.

Yazıyı bu iki büyük adamın sözleri eşliğinde okumanız önemle rica olunur.

Read the rest of this entry »

Tags: ,

Top Benim Değil mi, Oynatmıyorum İşte!

Franco León 4 Comments »

Biz küçükken mahallemizde oyun oynayabileceğimiz geniş bir alanımız yoktu. Gerçi bugün kentlerde büyüyen çocukların genel problemi bu ama olsun, bundan 15-20 yıl kadar önce de bizim için dünyanın etrafında döndüğü en azılı sorun buydu.

Aşağı mahalledeki ilkokulun bahçesini “aşağı mahalleli veletler” parsellediği için ne zaman oraya gitsek kavga çıkardı. Zaten annem sağolsun kötü çocuklarla arkadaşlık etmeyelim, kavga etmeden güzel güzel oynayalım diye epey peşimizde gezdi. Neticede evin önünden geçen sokakta oynamak gibi bir asgari müşterekte anlaşmak zorunda kaldık, zira hem kavga edip hem de üstüne evdekileri, “gözümüze kapının çarptığına” ikna etmek epey meşakkatli bir uğraş halini almıştı.

Apartmanımızın önünden yaklaşık 30 derecelik bir açıyla kıvrılarak menziline varmak üzere tatlı bir eğimle aşağı doğru akan yol, bizim sokağın takımı için bir futbol mabediydi. Bu yol üzerinde her daim park etmiş otomobiller bulunması, taç çizgimizin hemen yanında, kerpiç evinin duvarlarını delici şutlarımızdan korumaya ant içmiş teyzeler olması, sokaktan gelip geçenlerin kale direklerimiz olan taşları bozuvermesi gibi negatif faktörler bizi asla durdurmuyor, camına sıkça top çarptığımız huysuz komşumuzla dişe diş tartışmalara girmek pahasına da olsa başladığımız maçı muhakkak tamamlıyorduk. Bunun tek istisnasını, zaman zaman pozisyonun penaltı olduğu yolundaki itirazlarını dikkate almadığımız arkadaşımızın, topun sahibi olduğunu unutmamız oluşturuyordu. Nefes nefese kalmış kıpkırmızı suratıyla “tamam wulen top benim değil mi, oynatmıyorum işte” diyerek topunu da alıp giden acar arkadaşımız maalesef seyrekte olsa maç zevkimizi kursağımızda bırakabiliyordu. Elbette köşedeki bakkaldan 9 katlı, patlamayan, “kames” marka bir plastik top almak her zaman mümkündü velâkin Almanya’dan gelmiş meşin yuvarlak dururken rüzgarla uçan plastik kamesi kim ne yapsındı. Read the rest of this entry »

Tags: ,
2010 Ajegu.com.