| |
Mar 04

İnsan hiç görmediği birisinin ölümüne bu kadar üzülebilir mi? Sabah kalktığında bu kadar acı bir haberi duyduğunda gözleri dolabilir mi? Doluyor işte, içinde Kuzey Kafkasyalılık ruhunu taşıyan her kalp bugün biraz daha acıyor sanki, biraz da yakıyor adeta…
Hani ateş de düştüğü yeri yakar diyorlar ya! Nasıl bir ateş bu Allahım? Moskova’da bir hastanede düşüyor; Abhazya’yı, diasporayı, her yeri yakıyor. Ardından konuşmaya gerek var mı diyorum kendi kendime. Hangisini anlatsam ki insanlara, seni tanımayanlara, bilmeyenlere. Özgürlük aşkını mı anlatayım, bağımsızlık inancını mı, bitmek bilmeyen umudunu mu? Ellerim yazmıyor bugün, yazamıyorum.
Rahat uyu unutulmaz kahraman. Oğulların, tırnaklarınla inşa ettiğin Abhazya için her dakika ölmeye hazır bekliyor. Hepsi birer Efkan, hepsi birer Bahadır her zamanki gibi. Ruhun şad olsun, artık ölümsüzsün…
Tags: Ardzınba
Mar 02
Fransız ihtilali ile başlayan süreçte derebeyliklerin bir bir yıkılması tüm dünyaya cumhuriyet isimli yeni bir yönetim şeklini müjdeliyordu. 100 yıldan uzun süren bu dönemde büyük imparatorluklar tarih sahnesinden silinerek yerlerini binbir çatışma ile şekillenmiş ulus devletlere bıraktı. Eskiden sadece derebeyinin kulları olan halk kitleleri ise sınıf atlayarak “özgür insan” kategorisine terfi etti ve hayal bile edemeyeceği haklara kavuştu. Bu haklar içinde en başta gelenlerden biride insanın etnik kimliğini koruması ve kendinden sonra ki nesillere aktarabilmesi hakkıdır. Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da bu süreç neticesi ortaya çıkmış bir durumdur ve kimlik konusunda çözümler ürettiği kadar kimlik temelli sorunlarda üretmiştir.
Türkiye’nin ulusal bir kimlik inşa etme süreci cumhuriyetin ilanından öncesine dayanır. Jön Türkler ile başlayan bu hareket önce İttihat ve Terakki’yi doğurmuş ardından da 1. Dünya savaşının yıkıntıları arasından genç bir devlet çıkarmıştır. Bu devlet, balkan savaşları ile başlayan Osmanlı’nın ölümünü kabullenerek İttihad-ı Anasır’a yani halkların birliğine dayanan son dönem Osmanlı siyasetini reddetmiş, onun yerine üniter ve laik bir devlet biçimini benimsemiştir. Yeni yönetimin bu devlet şeklini benimsemesinin bazı olumlu sonuçları olduğu gibi zaman içinde bertaraf edileceği düşünülen bazı olumsuz sonuçları da olmuştur. Read the rest of this entry »
Tags: açılım, demokrasi
Feb 23
Keşke demişti küçük çocuk
Vatanım cebime sığabilseydi
Özledikçe çıkarır koklardım
Hem o zaman
Hasreti de bir avuç olurdu,
Fazlası değil.
Bir avuç vatana
Bir avuç hasret…
Düşününce…
Adilmiş gibi geldi bana da
Bir avuç yüreğe
Bir avuç özlem işte…
Şimdi o çocuktan geriye
Bir saçları kaldı aklımda
Güneş gibi sapsarı…
Vatanı…
Neresiydi acaba?
Merak ettim.
Benim dağlarımın çocukları da
Aynı böyle,
Güneş saçlı olurdu da…
…23 Şubat 1944′te vatanlarından topyekun sürülen ve sürgün yollarında yüzbinlerce evladını kaybeden Waynakh halkının anısına saygıyla…
http://www.worldchechnyaday.org/page/Turkish
Tags: 1944, dünya çeçenya günü, sürgün
Jan 26
Bu posta kutusu tanığıdır tüm hayatımızın. Benim küçüklüğümü bilir, minicikliğimi… Babam bir gün işten gelirken, elinde getirmişti onu gazete kağıdına sarılı. Beni de çağırmıştı. Birlikte açmıştık salonun ortasında… Sonra birlikte gidip astık kapının önüne. Yeri daha aşağılardaydı o zaman. Benim de boyum ulaşabilsin diye aşağı asmıştı babam… Ne adam ama… Hemen ilk pazarında babaneme mektup yazdık birlikte o da bize cevap yazsın kutumuzdan alalım diye…
“Bu kutuyu çok uzun süre boş bırakmamak lazım” derdi babam, “küser sonra”… “o yüzden, sen çevrendeki insanları aradıkça onlar da senin kutunu dolduracaktır. Ne zaman ki kimse kutuna birşey göndermiyor birilerini kaybetmişsindir kızım…”
İşte böyle başladı posta kutusu ile ilişkimiz. Şimdi hatırlamıyor kimse ama; bayramlar, doğum günleri ve yılbaşından önce ailecek listelerimizi hazırlar ve tebrik kartı almaya giderdik. Salondaki büyük yemek masasına yayılır sevdiklerimize kartlar yazardık. O günler yaklaştı mı bizim evdeki telaşımız gibi posta kutusu da hareketlenirdi. Bize de rengarenk çeşit çeşit kartpostallar ve mektuplar gelirdi.
Her yıl benim boyum uzadıkça bir törenle posta kutusunu da yukarı asardık. Önceleri kuzenler ve aile büyükleri ile mektuplaşırdım. Sonra mektup arkadaşı olmak isteyenler için bir duyuru yapıldı okulda… Brezilya’dan bir mektup arkadaşım vardı. Posta kutusu da benim gibi hatırlıyordur o günü. Zarfın üzerindeki pullara elimi sürmüş, kimbilir ne yollardan geçti de bana kadar gelebildi diye düşünmüştüm. İlk kez bu kadar uzaktan bir şey geliyordu bize, posta kutusu ve bana… Read the rest of this entry »
Tags: posta kutusu
Jan 23
ne anlatabilecek kadar ağırsın ne anlayabilecek kadar hafif belki arasındasın herşeyin herşeyin arasında kalmışsın hep nerde durman nerde yavaşlaman nerde ne yapman gerektiği hep belirtilmiş sana şimdi o yüzden noktasız ve virgülsüz artık anlamlar çözene çözebilene aşk olsun belki şimdi bu sabah kalkacak gücün yok yatacak uykun da yok ama sen kendini yatağa kapama eylemi yapmaya karar verdin protesto ediyorsun işverenleri ve işvermeyenleri bu arada tekel işçileri eylemlerinin otuz sekizinci gününde açlık grevinin üçüncü günündeyken ve kimse oralı olmazken zavallı senin kendini yatağa kapama eylemini kim takacak kim umursayacak hiç ne ki hiç ne ki hiç işte yazarın dediği gibi sahi kaç zaman oldu uğramayalı onun satırlarına en bildik alışkanlığını bile bıraktın seni en sen hissettiren yarım saatin üç saatin sekiz saatin ve hatta yirmi dört ve katları saatlerin bir anlamı kalmıyor gitgide kolunda dönen çubuklar neden niye boşa devinim yalnızca zaman yok artık senin için kalmadı zaman zaman bir o kadar da çok aynı anda geçmiyor zaman balıklar yüzüyor evde evin heryerinde tutulamaz ıslağı bilinemez balıklar ölüyor patır patır neden ne yaptığını zannediyor balık besleyicileri Read the rest of this entry »
Tags: nokta, protesto, virgül
Jan 17

dizginlerini bir türlü elime alamadığım hayat
uzaklaştırıyor beni kendimden
zamansız.
yürüyorum
beyazı kalmamış yalanlarıma
siyahı tükenmiş saçlarımı hiç taramadan.
köhne bedenimden taşan yağmurlar kadar
kirlenmiş emanetimi sorgulamadan
yürüyorum.
hayali bıçak gibi kesiyor dudaklarımı
tutunamadığım gülümseyişlerimin
çığlık çığlığa bağıramadan
susuyorum sessizce.
yürüyorum,
kasımın soğuk yapraklarına dokunamadan.
tüm aynalar kırılana kadar,
sararmış yüzüme bir defa daha bakmadan,
mutsuzluğumu umutsuzluğumla örterek,
bir daha hiç ölmemek için
yürüyorum…
siyahı tükenmiş saçlarımı hiç taramadan…
(6 KASIM 2007 ISTANBUL)
Tags: son
Jan 17
Bünyamin Batımıko…O bildiğiniz bütün thamatelerden farklıydı… Çünkü o yaşlı doğmuştu, çünkü o bir “doğuştan thamate”ydi… Yazları sıcak ve kurak, kışları sert ve kar yağışlı geçen uzunyayla coğrafyasında bile – ki bu duruma zemheri denirdi – çıkartmadığı takım elbisesi, ceketiyle… Tırpanla tarlaya ot biçmek için gittiği sabahlar bile muntazaman olduğu sakal traşıyla… Yeni yetişen gençlere karşı sergilediği örnek tavır ve davranışlarıyla gerçek bir thamate… Üstelik tarlaya giderken Ermenek lastik giyerdi…
Herkesin cenazesine en ön safta koşması, her düğün öncesinde saatlerce, hatta günlerce süren wunafelere katılması, bje içip huaho yapması, bir elini havaya kaldırarak oynadığı şeşenlerle Kuşha Doğan şarkılarındaki gibi yeri göğü sarsması… Görenler şaşırıyordu ama gerçek şu ki o hem yaşlı doğmuştu hem de… Hem de o bir thamateydi…
Çevresindeki insanlar çabuk alışmışlardı bünyamine… her ne kadar harmandan arpa, buğday, çavdar vb bil-umum hububat maddesini çerçiciye satmak üzere çalan gençleri “ŞID, JEM, YANER XAMISHK!!!” gibi ikaz cümleleriyle!? kovalasa da, düğünlerden sonra bol bol verdiği “jale hak”lar sayesinde gençlerin saygı ve de sevgisini kazanmıştı… Onlara gösterdiği anlayış ve sergilediği örnek tavırla bulunduğu bölgenin en unutulmaz thamatelerinden birisi olmaya aday gösterilmişti… Bu tuhaf özelliğini herkesin bilmesine rağmen, bulunduğu noktaya deneyim ve bilgisiyle gelmiş thamatelerimiz arasında da kendine yer edinmeyi başarmıştı… Bildirdiği görüşlerin isabetliliği, tavır ve davranışlarındaki ağırlık thamateler arasında büyük bir saygı uyandırmıştı… Camide namaz kılarken kasketini ters çevirerek takması, bayram sabahları camiye geldiğinde ateşe sırtını dönerek ısınması, imam efendiyi köy yerlerinde bir başına sahipsiz bırakmayıp haftada 2–3 akşam evine davet etmesi… Evet artık sofralarda “batımıko bünyamin yi xatırke yıf !!!” cümleleri eksik olmuyordu… Read the rest of this entry »
Tags: Benjamin Button, Bümyamin Batımıko, Thamade
Jan 05
Beyaz atlı prenses istiyorum. Çok şey mi istiyorum sanki? Bineceği atı kendisi getirecek kadar mütevazı olamaz mı bir prenses? Şöyle soylu bir aileden gelse, parası pulu olsa; ben de fakir ama gurur yapmayan bir delikanlı olsam. Kime ne zararı var tabuları yıksam.
Bodrum katından bile kaçırabilir beni. Hem bak, ne Rapunzel gibi uzun saçlara ne de görkemli bir şatoya ihtiyacımız var. Bir de siyah bir gelinlik giyse ne olur? Toz mu olur, söz mü?
Aranan Prens Kriterlerinde(APK) son sırada olayım kimin umurunda? Prensesin test çözmeye son sorudan başladığını kim bilebilir benden başka. Gökkuşağındaki renklere bir de siyah-beyaz eklese benim hatırıma ne olacak? Sanki her şey tozpembe mi hayatta, her şey rengarenk mi? Kıssadan hisse bir filmimiz olsa, tabi ki siyah-beyaz… İzlerken nostalji yapmaktansa, nostaljiyle yaşayamaz mıyız, çok mu zor?
Read the rest of this entry »
Tags: prenses, tabu
Dec 18
Pek küçüktüm… Pek ufak… Hani anıların hayal meyal, kesik kesik olduğu bir yaşta… Bana uzun gelen bir feribot yolculuğundan sonra denizin ortasında koca bir kadın gösterdiler bana. Bak dediler, iyi bak bu kadına, özgürlük bu kadının adı. Özgürlük kavramıyla da sözcüğüyle de karşılaştığımı ilk hatırlayışım o gündür… New York’ta Liberty adasındaki Özgürlük Anıtı’nı ziyarete gitmiştik. Anıtın içine girip tacına çıkmak istemiştik ancak adı özgürlük olan bu kadının içindeki -bana oldukça ilginç gelen- zorlu tırmanma serüvenimiz boğazına kadar ilerleyebilmiş, adı özgürlük olan kadının boğazında takılmıştık. Sonrası gerisin geri ayaklara iniş oldu… Özgürlükle ilk resmi tanışmamda ben özgürlüğün boğazına takılmıştım ve sonrasındaki yirmi yıllık hayatımda da, işte öyle özgürlük benim boğazımda takılmış kalmıştır… Şimdi özgürlük üstüne yazmam gerekince boğazıma takılan, ne yutmayı ne çıkarmayı başaramadığım düğüm sanırım bundandır. Read the rest of this entry »
Tags: özgürlük
Dec 16

Nasıl yani, Çerkes olmak için paralı olmak mı lazım?
-Çerkes olmak için Çerkes bir anne babadan doğmak yeter sebep midir mevzusuna bir dokundurma yaparak asıl konumuza devam edelim-
Kısa cevap: Evet lazım.
Uzun cevap Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramında gizli. Read the rest of this entry »
Tags: aidiyet, çerkeslik, maslow, para
|
|
Recent Comments