Posta Kutum…

Sapere Aude Add comments

Bu posta kutusu tanığıdır tüm hayatımızın. Benim küçüklüğümü bilir, minicikliğimi… Babam bir gün işten gelirken, elinde getirmişti onu gazete kağıdına sarılı. Beni de çağırmıştı. Birlikte açmıştık salonun ortasında…  Sonra birlikte gidip astık kapının önüne. Yeri daha aşağılardaydı o zaman. Benim de boyum ulaşabilsin diye aşağı asmıştı babam… Ne adam ama… Hemen ilk pazarında babaneme mektup yazdık birlikte o da bize cevap yazsın kutumuzdan alalım diye…
“Bu kutuyu çok uzun süre boş bırakmamak lazım” derdi babam, “küser sonra”… “o yüzden, sen çevrendeki insanları aradıkça onlar da senin kutunu dolduracaktır. Ne zaman ki kimse kutuna birşey göndermiyor birilerini kaybetmişsindir kızım…”

İşte böyle başladı posta kutusu ile ilişkimiz. Şimdi hatırlamıyor kimse ama; bayramlar, doğum günleri ve yılbaşından önce ailecek listelerimizi hazırlar ve tebrik kartı almaya giderdik. Salondaki büyük yemek masasına yayılır sevdiklerimize kartlar yazardık. O günler yaklaştı mı bizim evdeki telaşımız gibi posta kutusu da hareketlenirdi. Bize de rengarenk çeşit çeşit kartpostallar ve mektuplar gelirdi.

Her yıl benim boyum uzadıkça bir törenle posta kutusunu da yukarı asardık. Önceleri kuzenler ve aile büyükleri ile mektuplaşırdım. Sonra mektup arkadaşı olmak isteyenler için bir duyuru yapıldı okulda… Brezilya’dan bir mektup arkadaşım vardı. Posta kutusu da benim gibi hatırlıyordur o günü. Zarfın üzerindeki pullara elimi sürmüş, kimbilir ne yollardan geçti de bana kadar gelebildi diye düşünmüştüm. İlk kez bu kadar uzaktan bir şey geliyordu bize, posta kutusu ve bana…

Derken şehir değiştiren arkadaşlar ve yitirilen aile büyükleriyle posta kutusunun misafirleri de değişmeye başladı zamanla…

Hatta pulsuz mektuplar bile gördü posta kutusu… Neydi alt mahalledeki o çocuğun adı, kocaman gözlüklerinin ardından tombul parmaklarıyla yazdığı aşk mektupları bırakırdı okul dönüşü posta kutumuza… Üzeri boya kalemleri ile resimlenmiş zarfı özenle açar, keyifle okur, biraz gülüşür, ardından hiç açılmamış, hiç ilgi çekmemiş, ilgilenilmemiş gibi geri bırakırdım posta kutusuna… Tombul Nedim sinsice kapımıza gelir posta kutusunu yoklardı. Yakalandığında da binbir bahane uydururdu, saklanbaçta oraya saklandığı, kaçan topunu almaya geldiğini… Hatta bir keresinde annesinin evde olmadığını ve kapıda kaldığını söyleyip içeri bile girmişti. Posta kutusunda hep kendi mektuplarını bulurdu Tombul Nedim. Ama hiç küsmez yeniden yeniden yazardı…

Üniversiteyi kazandığım haberini de posta kutusu verdi bize, önümüzdeki birkaç yılı yurt dışında geçirecektim. En son beni uğurlamak için evden çıkarken, babam posta kutusunun önünde durdurdu beni, boş bırakma sakın… Yaz bize…

Dört yılda çeşit çeşit ülkenin pullarını taşıyan, çeşit çeşit farklı yol izlemiş mektuplar ve kartpostallarla doldu taştı posta kutusu… Ben de gittiğim yerlerde çeşit çeşit geçici posta kutuları edindim. Biri okul binasında öğrenciler için kiralanan ufak ve hiçbir estetik içermeyen bir posta kutusu, biri şehir postahanesinden tutulmuş anahtarı yuvasında dönmekte her seferinde zorlanan ve her seferinde posta memuru tarafından açılmak zorunda kalınan bir posta kutusu, biri Amerikan filmlerindeki gibi evden uzakta, bahçenin girişinde duran kuş yuvası gibi bir posta kutusuydu…

Yine de evime dönüp geldiğimde kapıda beni karşılayan ilk tanıdık iz işte mavi posta kutusuydu ve sanırım diğerlerinden hep farklıydı. Yalnız geçen zaman içinde rengi solmuştu.
Gelişimin ertesi günü yerinden çıkarıp götürdüm babamın önüne… Güzelce zımparalayıp, boyadık yeniden ve artık boyum daha fazla uzamadığından aynı çivisine astık tekrar.

Birkaç yıl içinde çalışmaya başladım ve evlendim. Posta kutusu olmayan bir evim, hiçbir zaman mektup yazmamış olan bir eşim ve posta kutusunun eksikliğini hissedemeyecek kadar koşuşturmacalı bir hayatım oldu. Nereye koşturuyorduysam bu kadar, babamın dediği gibi kimseyi aramıyor olsam gerek ki, kimse de olmayan posta kutuma bir şey göndermiyordu zaten.

Evliliğimin üçüncü yılında anne ve babamı bir trafik kazasında kaybettim. Çocukluğumun geçtiği, demir bahçe kapısının adeta, yıllar içinde büyüyen limon ağacına açıldığı evimize gidemedim uzun zaman… Yaklaşık bir yıl sonra da eşimden ayrıldım. İçine doğduğum ve kendi kurduğum ailemi kaybetmiştim. Artık koşuşturacak isteğim de enerjim de yoktu. Yalnızlığım ve ben dımdızlak kalmıştık. Üstelik bir posta kutum dahi yoktu, bir sonbahar günü yağmur yemiş mektuplar sunacak…

Babamın sözlerini hatırladım tekrar ve eve gitmeye ilk kez cesaret edebildim. Beni ilk karşılayan posta kutusu oldu, elimi içinde gezdirdim. Bir kaç eski tarihli fatura, sonbaharda uçuşmuş birkaç yaprak parçası ve alt caddeye açılan pidecinin reklam broşürü çıktı çıka çıka.

Evimden, kendimden ve hayatımdan ne kadar uzak kaldığımı farkettim o gün. Çocukluğumun geçtiği eve geri dönmeye karar verdim. Eve her giriş çıkışımda posta kutusu sanki babamın sözlerini seslendiriyordu bana.. Ansızın aramalara ve tekrar yazmaya başladım eski dostlara ve hatta yeni arkadaşlara da, kimi geri yazarak karşılık verdi, kimi nostaljik buldu. Artık mailleşiyorduk ya… Baharın gelişiyle günbegün iyileşmeye başladık posta kutusu da ben de…

Eski yeni evime döndüğümün 4.ayında bir gün postakutusunda, yine üzeri boya kalemleriyle boyanmış fakat bu kez pulu da olan bir mektup buldum. İstanbul’dan geliyordu. Mutfak masasına kurulup bir yandan kahvemi yudumlayıp bir yandan mektubu okudum. Tombul Nedim’di… Eve döndüğümden ve başımdan geçenlerden haberdardı, “eve dönmüşsün, hayata da dön” diyordu… Ve küçükken yazdığı mektuplardan küçük parçalar yapıştırmıştı mektuba.

Bir süre durduktan sonra ilk kez yazdım Nedim’e. Sayfalarca ağladım, anlattım, güldüm, tekrar ağladım mektubumda… Derken bir mektup daha, hadi bir cevap daha, arada kartpostallar, Tombul Nedim’i görsem hatırlar mıydım bilmiyordum ama 3-4 günde bir yazışır olduk… Posta kutusundan her kredi kartı ekstresi veya faturaya inat bir de Tombul Nedim zarfı çıkıyordu. Her defasında boya kalemleriyle elle resimlenmiş.

Tekrar yazdıkça tekrar yaşamaya başlamıştım. Bir gün kapıda bir tıkırtı duydum. Yüzünü yandan gördüğüm bir erkek posta kutusunu karıştırıyordu. Hiddetle kapının aralığını genişlettim. Adam utançla bana dönüp teslim olmuşçasına ellerini yukarıya kaldırdı. Uzun boylu, dalgalı saçlı, kemik gözlüklü ve elinde boya kalemleriyle boyanmış bir zarf tutan bir adamdı karşımdaki. Şaşkınlıkla “Tombul Nedim” diyiverdim. Artık tombul olmayan Nedim yanaklarını şişirerek eski tombul halini hatırlatmak istercesine gülümsedi. “Kapıda kaldık” dedim “gelsene içeri”…

Nedim o gün içeri geldi… Ne de güzel geldi… İyi ki geldi… Evim artık ikimizin evi, posta kutusu artık ikimizin posta kutusu, yine de birbirimize elle boyanmış mektuplar bırakıyoruz içine…
Ocak’10-izmir

Tags:


Bu Yazıyı Paylaşın!

Del.icio.usDiggFacebookFurlGoogleRedditSlashDotStumbleUponTechnoratiYahoo

Leave a Reply

Lutfen Guvenlik Kodunu Giriniz:

2011 Ajegu.com.