Fransız ihtilali ile başlayan süreçte derebeyliklerin bir bir yıkılması tüm dünyaya cumhuriyet isimli yeni bir yönetim şeklini müjdeliyordu. 100 yıldan uzun süren bu dönemde büyük imparatorluklar tarih sahnesinden silinerek yerlerini binbir çatışma ile şekillenmiş ulus devletlere bıraktı. Eskiden sadece derebeyinin kulları olan halk kitleleri ise sınıf atlayarak “özgür insan” kategorisine terfi etti ve hayal bile edemeyeceği haklara kavuştu. Bu haklar içinde en başta gelenlerden biride insanın etnik kimliğini koruması ve kendinden sonra ki nesillere aktarabilmesi hakkıdır. Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da bu süreç neticesi ortaya çıkmış bir durumdur ve kimlik konusunda çözümler ürettiği kadar kimlik temelli sorunlarda üretmiştir.
Türkiye’nin ulusal bir kimlik inşa etme süreci cumhuriyetin ilanından öncesine dayanır. Jön Türkler ile başlayan bu hareket önce İttihat ve Terakki’yi doğurmuş ardından da 1. Dünya savaşının yıkıntıları arasından genç bir devlet çıkarmıştır. Bu devlet, balkan savaşları ile başlayan Osmanlı’nın ölümünü kabullenerek İttihad-ı Anasır’a yani halkların birliğine dayanan son dönem Osmanlı siyasetini reddetmiş, onun yerine üniter ve laik bir devlet biçimini benimsemiştir. Yeni yönetimin bu devlet şeklini benimsemesinin bazı olumlu sonuçları olduğu gibi zaman içinde bertaraf edileceği düşünülen bazı olumsuz sonuçları da olmuştur.
Üniter ve laik devlet biçiminin temel faydası, aynı dili konuşan, dini farklılıkların ayrışma sebebi olmaktan çıktığı ve ortak bazı zeminlerde buluşması kolay hale gelmiş bir toplum yaratmasıdır. Ancak devletin uygulama alanında yaptığı bazı yanlışlar, cumhuriyetin ilanının üzerinden geçen 86 yıla rağmen halen kimlik sorunu üzerinde mesai harcamamızı zorunlu hale getirmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin mirasçısı olduğu gibi fethini bu devletlerin tamamladığı topraklar üzerinde kurulmuştur. İmparatorluk bakiyesi bir ülkeye sahip olmanın etnik ve kültürel zenginlik anlamında pek çok faydası olacağı düşünülse de 20. yy’ın başından itibaren dünyanın kapıldığı milliyetçilik akımının, devlet politikaları üzerinde önemli etkileri olduğu açıkça görülmektedir. Ülkenin 2. Dünya Savaşı sonuna kadar totaliter tek parti rejimi ile yönetilmesi, demokrasi tecrübelerinin ve onunda öncesinde inkılâp çabalarının halk kitlelerine tepeden aşağı dikey bir şekilde, daha açık ifadesi ile zorla kabul ettirilmeye çalışılması Anadolu’da zaman zaman halk ayaklanmalarına sebep olmuştur. Bu anlamda Türkiye’de yaşayan toplumun etnik kimliği ile ulus devletin kimliği arasında ki farkı anlayabilmek için öncelikle ülkede ki etnik unsurları tanımlamak gereklidir.
2000’li yılların başında Milli Güvenlik Kurulu kararıyla çeşitli üniversitelere yaptırılan bir nüfus araştırmasına göre Türkiye’de belli başlı 22 etnik grup yaşamaktadır. Bunların içinde nüfus olarak öne çıkanlar, etnik kimliği Türk olanlar ile kendisini Türk olarak tanımlayanlardır. Bu grubun nüfusu yaklaşık olarak 50 milyondur. İkinci büyük etnik grup Kürtlerdir. Bu grup kendi içinde kollara ayrılsa da toplamı 12-14 milyon civarındadır. Kürtlerin ardından 3 milyon civarında bir sayıyla Çerkesler ve 1 milyonluk nüfusla yine Kafkasyalı olan Gürcüler gelmekte, bunları Boşnaklar, Araplar, Arnavutlar vs takip etmektedir. Bu sayılar üzerinde ciddi ihtilaflar bulunsa da kabaca bu verileri doğru kabul etmek bazı tespitleri yapabilmek için gereklidir.
Bu sayılardan öncelikle devletin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese Türk denir” tanımının gerçekçi bir bakış açısı olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü ülkede “etnik kimliğini Türk olarak tanımlayan” büyük bir halk kitlesi varken toplumun genelini Türk olarak tanımlamak diğer grupları yok kabul etmek anlamına gelmektedir. Bunun yerine son günlerde sıkça duyduğumuz gibi Türkiyeli demek çok daha doğru bir yaklaşımdır. İkincisi devletin son yıllara kadar uyguladığı baskıcı ve retçi politikalardır. Başta Kürtler olmak üzere Türkler haricinde ki etnisitelerin reddine ve Türkçe haricinde ki dillerin yasaklanmasına dayanan bu politikanın her açıdan iflas ettiği artık net bir şekilde ortadadır. Güdülen bu siyasetin ispatı ise Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un şu satırlarında gizlidir:
“Bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır!” (Milliyet, 17 Eylül 1930).
Newton’un hareket kanunlarından üçüncüsü her etki kendisine zıt yönde bir tepki kuvveti doğurur der. Devletin asimilasyona dayalı siyaseti Türk olmayan Cumhuriyet vatandaşları üzerinde büyük bir travma yaratmış, ordunun yaptığı her darbeyle daha da ağırlaşan bu şartlar neticede toplumsal bir patlamaya yol açmıştır. Her ne kadar silahlı direniş faaliyetleri kabul edilebilir olmasa da bu direnişlerin devletin baskısı sonucu ortaya çıktığı ve baskı arttıkça topladığı taraftar sayısının da arttığı açıkça görülebilen bir gerçektir. Dolayısı ile devlet kendi tanımladığı ulusal kimliği revize etmeli ve toplumun gerçeklerine uygun hale getirmelidir. Tabii böyle bir çaba öncelikle anayasal bir değişikliği zorunlu kılmaktadır. Zira mevcut vatandaş tanımı toplumda doğrudan rahatsızlığa sebep olmaktadır. Ancak burada gözetilmesi gereken önemli bir denge vardır; kimlik sorunu bu ülkenin tüm yurttaşlarının bir sorunudur ve çözümlenebilmesi için toplumsal mutabakat gereklidir. Yani nüfusu fazla olan grupların diğerleri üzerinde baskı oluşturması engellenmeli ve tek tek etnik kimlikleri tanımlamak yerine tüm toplumun hakları teslim edilmelidir.
Sonuç
Devlet asimilasyon politikalarından vazgeçmeli ve halkın etnik ve dini kimliklerine saygı göstermelidir. İnsanların etnik kimlikleri sebebi ile sahip olduğu ana dillerde konuşmasını, eğitim almasını ve yayın yapmasını serbest bırakmalıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren güdülen baskıcı politikalar sebebiyle devletin bizzat gerçekleştirdiği pek çok şiddet hareketi itiraf edilmeli, bu politikalardan zarar görenlerden resmen özür dilenmeli ve tazminat gereken yerlerde bundan kaçılmamalıdır.
Unutulmamalı ki bir insanın etnik kimliği onun seçimine bağlı bir şey değildir ve bu kimlik zorla, baskıyla, korkuyla ortadan kaldırılamaz. Devlet yüzyılın başında ki kaygılarını bir kenara bırakarak vatandaşlarına güvenmeyi öğrenmelidir.
Bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan insanlar ise yakın coğrafyamızda emperyal güçlerin giriştikleri katliam ve kıyımlara bakarak, güçlü bir ülkenin ne denli önemli olduğunu, büyük ülkelerin yüz yıldan uzun zamandır doğu halklarını böl-parçala-yönet siyaseti ile sömürdüğünü, birlik ve beraberliğin kendi kültürünü yaşatmak için aslında olmazsa olmaz bir şart olduğunu anlamaları zorunludur.
Türkiye Cumhuriyeti jeopolitik önemi son derece yüksek bir bölgede bulunmaktadır. Bu önem sebebi ile sık sık büyük güçlerin çıkar çatışmalarına sahne olmaktadır. Etnik kimliklerin bu çatışmalarda silah olarak kullanılmasının önüne geçmek ancak insanların kimliğinin güvencede olduğunu bilmesine bağlıdır. Dolayısı ile devletin vatandaşına, vatandaşında devletine karşı vazifelerinin olduğunu unutmamak gerekir. Tüm toplumun faydası için oluşturulan kurumlar kendisini toplumun üstünde görmediği müddetçe etnik kimlikler problem değil zenginlik kaynağıdır.
Tags: açılım, demokrasi
* Kokla şair, bu taşı gazzeden getirdim. Bu görmüş olduğun kurşun, Filistinlinin göğsünden çıktı. Sen Oğuz Atay'da yüzerken, intihar yeyip intihar kusarken, bir çocuk, adam gibi öldü.
-Hakan Albayrak-
Son Yorumlar