Küçülmüş de büyümüş

Akuytz Add comments

             

            Çocukluk…

            Dizlerdeki yaranın kabuk baÄŸlayamadığı zamanlar. BaÄŸlasa ne fayda! Kavlattıkça kanayan yaradan haz alan bir çocuk için hayat o kadar mı güzel gelirmiÅŸ insana. Işıklı ayakkabıların ışıltısı gibi parıl parıl bir dönem. En kötü günümüz böyle olsun: “Tetris’in pilinin bittiÄŸi gün.”

            Zaman bu kadar hızlı ilerleyebilir mi diye düÅŸünemiyorum artık. Zira yelkovana eÄŸilip dikkatlice bakmak bile dehÅŸete kapılmak için kafi geliyor. “Tik-tak, tik-tak” diye acımasızca ilerleyen bir saate aÄŸlamaklı bakmayı, “Ne olur biraz daha yavaÅŸ” diye yalvarmayı kim istemez ki? Aldırış etmiyor ama zaman. İstediÄŸin kadar bağır, çağır, isyan et. Zaman, karabasan gibi bir zaman. Sesini bile çıkaramıyorsun, üstüne üstüne oturuyor adeta. Ama çocukluÄŸum, film ÅŸeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye baÅŸladığında hep bir tebessüm beliriyor yüzümde. Çocukluk oyunları, çocukluk aÅŸkları, çocukluÄŸuma dair her ÅŸey…

            Sabahın köründe hangi kuvvet kaldırabilirdi ki o çocuÄŸu, Susam Sokağındaki Minik KuÅŸ olmazsa. Nerden öÄŸrenecekti ki dünyanın yuvarlak olduÄŸunu Tusubasa olmazsa. On yüz bin milyon baloncuk sayesinde matematik biraz daha zorlaÅŸtı belki de. Ama sayı kavramları hep uçuk kaçık deÄŸil miydi o zamanlar? Dayak yediÄŸin kiÅŸiler onlarca, gollerin yüzlerce, öldürdüÄŸün hayvanlar milyonlarca, babanın maaşı milyarlarca.

            Çocukluk, hayal gücünün sınırlarını çizememek aslında. Bazen sulugözle ekÅŸi ekÅŸi bakan bir surat, bazen Big Babol’la balon içinde balon yapıp ikinci kattan atlayan deli bir cesaret gibi. Sonunu düÅŸünen “çocuk” olamaz! Evde yiyeceÄŸi dayağı, verilecek cezayı düÅŸünür mü bir çocuk? DüÅŸünseydi yaramazlık yapmanın ne heyecanı kalırdı ki. Evden verilen parayı avcunun içinde sımsıkı tutarak bakkala giden, artan parayla “Meybuz” alabilir miyim acaba diye hayal kuran çocuk yarınki oyun planlarından baÅŸka ne düÅŸünebilir ki.

            Hiçbir ÅŸeyin “de” hali, “den” hali falan da yok o anlarda. Her ÅŸey yalın, en saf haliyle. Hele aÅŸk… Bu kadar doÄŸal halini hiçbir zaman bulamazsın. KomÅŸunun kızını etkilemek için gerekirse “Süpermen” olup kafa göz yararsın, gerekirse en moda elbiseni giyip önünden geçersin; oduncu gömleÄŸin ve Amerikan tıraÅŸlı saçlarınla. Hele bir de misafirliÄŸe geldiyseler yandın çocuk. Heyecandan ne dediÄŸini bile bilmezsin belki. Kimi azarlarsın, kimi dalga geçersin ama neden böyle davrandığını sen bile bilemezsin. Buna raÄŸmen bir bahaneyle tuttuÄŸun o elleri, eksik diÅŸlerle gülümseyen o ifadeyi hala unutamazsın.

            Manuel çekilmiÅŸ fotoÄŸraf kareleri çok daha hissettiriyor aslında zamanın hızını. DoÄŸum günü seremonilerinde masanın bir köÅŸesinde öylece duran 2,5 litrelik kola bütün olayı aydınlatıyor aslında. Bir sene kırk beÅŸ bin, diÄŸer sene altmış bin olmuÅŸ, zaman su gibi akıp gitmiÅŸ anlaşılan. Åžeytan da ayrıntıda gizliymiÅŸ o anda anlıyorsun, çocukluÄŸumuzu çalıp götüren zaman gibi.  

            “60lık çekme kasetler, Hugo ve Tolga abi, çitlenbik aÄŸaçları, su geçirmez Casio saat, Cartel, Bmx bisiklet, sporcu kağıtları, mega tasolar, atari kasetleri ve hepsine dair bir sürü anı… Üçkağıtçılığı, bozuk atari kasetini takas ettirmeye çalışmakla; karizmayı, deste deste sporcu kağıtlarını “kapış kapış” yaparak öÄŸrenirsin. Ellerini yıkamak zorunda olduÄŸunu taso oynadıktan sonra anlarsın. Annelere gerek yoktur aslında ama anlatamazsın. Kaldırımdayken adam akıllı yürü, ezan okununca doÄŸru eve, pazarda önüne gelen meyveye atlama, onu yapma, bunu yapma. Azla yetinmeyi öÄŸrenememiÅŸiz bir türlü. Öyle miydi gerçekten? Mikasa top olmadığı zaman plastik topla, plastik top olmadığı zaman teneke kolayla, o da yoksa çam kozalağıyla top oynayan mütevazi ufaklıklara haksız bir itham deÄŸil miydi bu? Hayal gücünün sınırı, özgürlüÄŸün sınırı “eldeki imkanlar dahilinde” deÄŸil miydi o dönemlerde?

            Bazen düÅŸüyorum, dönülecek yerin yine çocukluÄŸu özlemek olacağını bilseydik, büyümek için uÄŸraşır mıydık bu kadar diye. GöÄŸsünde çıkan üç tüyle övünen, okul çıkışlarında arkadaşını kollamak için volta atan, küfretmek algısı “aÄŸzını burnunu kırarım senin” olan, ıstakanın yarısı kadar boyuyla bilardo salonlarında gezen bir büyümüÅŸ de küçülmüÅŸ olur muyduk yine? Aslında bir elinde beslenme çantası, bir elinde suluk olan tek haneli yaÅŸlardaki bir çocuk için bu kadar büyümek fazlaymış bile.

            Zamanı yanlış bu çocukluÄŸun, hem de çok. Benjamin Button da yanlış yolda. Hafızamı yitirmediÄŸim, bunamadığım, bilincimin kapalı olmadığı bir dönemde gelmeliydi bu çocukluk. 30’lu yaÅŸlarda belki. Belki o zaman bir elimde kumanda, bir elimde meybuz’um ve karşımda çizgi film kuÅŸağım, hayata nanik yapabilmek, inadına çocuk kalabilmek, inadına o gözlerle bakabilmek için belki baÅŸarabilirdim.

Tags: ,


Bu Yazıyı Paylaşın!

Del.icio.usDiggFacebookFurlGoogleRedditSlashDotStumbleUponTechnoratiYahoo

Leave a Reply

Lutfen Guvenlik Kodunu Giriniz:

2011 Ajegu.com.
Â