hayat diyorum
bazen
ne garip
neler yaptırıyor insana
ya da insan
neler yapıyor hayata
değil mi ya?
neden hep edilgeniz ki
bir numaralı failiyken hayatımızın üstelik
e ama maktül de biziz
nasıl bir oyun bu
tetiği çeken elle kurşunun girdiği kafa aynı bedende
intihar!
yaşamak intihar öyleyse
hadi ordan!
nasıl bir tümevarım bu
tüm?
tüm olan ne var ki
her şeyin bir şeyi eksik
olan şeyler de birbiriyle çelişiyor üstelik
çelişki
bir tek çelişirken çelişmiyorum kendimle
çelişmek konusunda çok tutarlıyım
bırak ironiyi be adam!
…
üç nokta
Başlığı ve muhteviyatı gibi kendisi de yarım kalmış bir yazı…
Gelecek Olana
olmayana,
belki de hiç olmayacağa.
belki boşluğa,
belki karanlığa,
belki karanlık-boşluğa…
olmayanadır bu satırlar,
gerçeğin, varlığını hak etmediği kişiyedir.
beklemektir gelmeyeceğini bile bile,
belki de gelenlere haksızlıktır tüm bunlar.
olmayışına,
gelmeyeceğine,
haksızlıklara,
hayal kırıklıklarına “rağmen”dir bu satırlar.
bu böyle biline…
usulca süzülmelisin hayatıma
kader, nasip, kısmet adına yapabilirsin mesela
gümbür gümbür olmasın gelişin
sessizliğin olsun varlığının emaresi “ben buradayım” diye sus, ben seni duyayım.
Gelin kafanızın büyüüük bir bölümünü meşgul eden 3-5 kötü giden şeyi değil de üzerinde düşünme gereği bile duymadığımız hayatımızda yolunda giden şeyleri düşünün bir anlığına. Buzdolabınız tıkır tıkır çalışıyor mesela, herhangi bir faturayı yatırmayı da unutmadınız, her şey işliyor. Sindirim sisteminiz de pek ala yerinde maşallah, sağlıklı olmadığı durumda bir insanın en büyük problemi olabiliyor, bunu biliyoruz. Romantik bir polyannacılık oynamak değil niyetim. Pek tabi üç beş şey olması gerektiği gibi gidiyor diye bayram edecek değiliz. Ama üç beş şey yolunda gitmediğinde kafamızı dolduruyoruz onunla, hak etmediği şekilde beynimizi ipotek ettiriyoruz üçe beşe? Aslında her şey normal(!). Biz homo sapiensler o cevval, uzun boylu, parlak dişli, düzgün fizikli kuzenlerimiz neanderthalleri alt ettiğimizden -beyin gücünün fizik gücü üzerinde hakimiyet kurduğundan- beri bu sistem böyle işliyor. Beynimiz yolunda gitmeyen şeylere odaklanmaya programlanmış -gora 216 esprisi yapılabilir, bir düşünelim bakalım-. Hayatınızda yolunda giden, önemi katbekat fazla olaylar varken yolunda gitmeyen ufacık bir mevzu tadınızı kaçırabiliyor. Çünkü beyin o anda yolunda giden hiç bir şeyle ilgilenmiyor. O ufaklığı istiyor; "canına okuyacağım senin!".
Aslına bakarsanız insanlık tarihi de bu dürtü çerçevesinde şekilleniyor. Teknolojideki, yaşam standartlarındaki bu gelişimin yegane sebebi problem çözme, olmadığında problem üretip sonra yine çözme dürtümüz. O yüzden siz en iyisi iyi şeyleri düşünmeyi boş verin, gelişimimize ket vurmayalım durduk yere -yazar burada kendisiyle çelişiyor, mahlasıyla ironi bile kuramamış pehh-.
Bir düşünsenize binlerce yıl önceki insanlar bizim bugün sahip olduğumuz olanakları cennet olarak görüyorlardı büyük ihtimalle. Ama biz cennette yaşıyor gibi değiliz, biraz gerçekçi/kötümser olursak cehenneme bile yaklaşıyoruz diyebiliriz. Kim bilir belki de cennet beynimizdeki bu dürtümüzün -aka nefsimizin- alındığı bir dünyadır sadece?
Muazzam bir karmaşa vardı o gün. Herkes bir yana koşuşturuyor, kimin ne yaptığı anlaşılmıyordu. Gözlerde ne yaptığını bilmeyen bakışlar vardı ama davranışlar bakışların aksine kendinden emindi. Herkes ne yaptığını biliyordu. Bu hengamenin içerisinde etrafına şaşkın şaşkın bakınan Cemil o ortamdaki kendinden en emin bakışlarla göz göze geldi.
- Yüzbaşı: Sen hala hazırlanmadın mı? Bölüğün çıkmak üzere.
Cemil o anda aslında gördüklerinin ne olduğunu çok iyi bildiğini fark etti. Olacakları, yapılacakları çok iyi biliyordu ama bilmediği bir şey vardı. Bırakın cevabını bulmayı sorması bile çok zordu. Anlatmak için sayfalar dolusu yazmak, ağız dolusu konuşmak, onlarca bağlaçlı cümleler kurmak gerekiyordu belki de. Tüm bu karmaşıklık tek bir kelime sığlığında tezahüt etti Cemilin dudaklarından: "Nereye komutanım?"
- Komutan : Ne demek nereye Cemil, ne demek nereye?
Sahi ne demek "nereye" Cemil?
Sen farkında değilsin galiba olayların, ülke olarak çok sinirlendik biz. Hepimiz için bıçak kemiğe dayandı artık Cemil!
Üç beş çapulcunun ettiğine bak hele. Onlara pabuç bırakacak bir ülke miyiz biz?
Çok kızgınız Cemil anlatamam sana.
Fazla bile bekledik aslında. Ülke olarak hepimiz aynı fikirdeyiz. Artık gücümüzü göstermenin zamanı geldi. Ne gerekiyorsa yapılmalı!
Her yerde, her köşebaşında dillendiriliyor bu zaten. Ülke olarak çok önemsiyoruz bu konuyu Cemil. Kimimiz yapılması gerekenleri anlatırken ağzından salyalar fışkırtıyor olabilir. Ama inan içimizdeki acının büyüklüğünden hepsi. Ağzımız dilimize dolanıyor Cemil.
Takip ettin mi bilemiyorum iktidarı muhalefeti hepsi aynı fikirde zaten. Mevzu vatan olunca ayrışmak yakışmazdı bize. Ülkecenek bir olduk, birlik olduk Cemil.
Gereği neyse yapılmalı!
Annenle babanla pek görüşemedik bu ara tabi. Bir de nişanlın varmış sanırım onla da pek konuşamadık. Ama ülke olarak bu olaya odaklandık Cemil, hiç şüphen olmasın. Hepimiz bu konuya kafa yoruyor, bu acı bitsin diye uğraşıyoruz(!). Biz hep sizi düşünüyoruz Cemil!
Yazdıklarımı yakından takip ediyormuşsun Tanrım medyun-u şükranım. "Nasıl yani, bilmediğimi mi düşünüyordun?" dediğini duyar gibiyim, haşa. Her şeyi gören/bilen ve şah damarımızdan daha yakın olan senin, buna halel getirmek değil niyetim. Ne bileyim, beni böyle yakından takip ettiğini düşünemedim/aklıma gelmedi diyelim. Yani benim eksikliğim Tanrım. Beşerim, Adem'den bu yana da şaşıyorum.
Efendim hatırlarsanız bir önceki yazımda mutluluğu sorgulamıştım tüm beşer aklımla. "Mutlu muyuz bu hayatta?" diye sual etmiştim hem kendime hem sizlere ve yine beşerce sebeplerle mutlu olmadığımı/olmadığımızı vurgulamıştım. Tanrı bu yazımı okumuş olacak ki "mutluluğu" anımsattı bana. Ne olup ne olmadığını, nerede bulunduğundan vs. bahsetti biraz. Binlerce hamdüsenalar olsun ki O'na anladım ve bu yazımda anladıklarımı acizane sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Efendim mutluluk; sıkılmakmış. Yapacak bir şey bulamadığından dolayı sıkılmak ne büyük bir özgürlükmüş. O anlarda bunu anlamamak ne büyük bir nankörlükmüş, bilemedim, affet Tanrım.
Efendim mutluluk; kendi hacetini görebilmekmiş -affınıza mahsuben-. Kendi başına, hür iradenle, acı çekmeden bu eylemi gerçekleştirmek ne büyük bir özgürlükmüş, bilemedim, affet Tanrım.
Efendim mutluluk; Azrail'den uzak yaşamak/yaşadığını sanmakmış. Her gün Azrail'in gözlerinin içine bakmak ne büyük ızdırapmış, bilemedim, affet Tanrım.
Hasılı -fazla uzatmayacağım- mutluluk; yaşadığımız zamanlarda kıymetini bilmediğimizmiş, sen o zamanlardaki mutluluğumuzu aratma Tanrım.
Biraz sitemkar bir yazı gibi oldu ama haşa, Sen biliyorsun sitem etmediğimi buradakilere de anlatalım. Binlerce hamdüsena sana olsun, şükretmeyi unuttuğumuz tüm zamanlar adına sana şükürler olsun. Başa gelebilecek çok daha kötü durumlar var, biliyorum, çok uzakta değil görebiliyorum. O yüzden dünden kötü, yarından iyi bu halimize şükrediyorum sana Tanrım. Dert Sende, derman Sende. Sen azca Kahhar çokça Gaffarsın. Gaffarlığınla sev bizi Rabbim.
Mutluluk insanın hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı, temelde hayatın amacı olan bir olgudur. Her birimiz hayat amacımızı mutluluğa ulaşmak diye tanımlamasak da hepimiz mutlu olmayı istiyoruzdur. Bu noktada önemli bir soru akla geliyor; mutlu muyuz? Bunun birçok değişkeni var tabi biliyorum, aklınıza gelen zibilyon tane kriterden haberim var merak etmeyin. En kaba haliyle değerlendirmenizi istiyorum, hayatınızdaki mutlu olduğunuz ve olmadığınız anları birbirinden çıkarın ve elde ettiğinize bir bakın. Bu noktada mutsuz olmadığınız zamanları mutlu olarak değerlendirmemeniz gerekiyor. Çünkü mutsuz olmamanız mutlu olduğunuz anlamına gelmiyor. Ne çıktı sonuç? Yo yo bana söylemeyin sizin bilmeniz kafi. Ben burada kendi sonucum üzerinden devam edeceğim.
Efendim malumunuz ülke olarak 12 Eylül günü hükümetin -aslında anayasa mahkemesinin- anayasa değişikliği paketini oylayacağız. Ortalıkta "evet" "hayır" naraları dolaşırken, bunlara sunulan gerekçelerin saçmalığı benim bu yazıyı yazmamın başlıca sebebidir. İktidarıyla muhalefetiyle insanların göz göre göre "aptal" yerine konmaları ağrıma gidiyor açıkçası. Ancak insanların siyasi kimlikleri o kadar baskın ki göremiyorlar, görmek istemiyorlar bu durumu.
Bir Çerkes'in küçüklükten itibaren duymaya başladığı ve büyük ihtimalle de Çerkeslerle ilgili en çok duyduğu hayıflanmalardan biridir "Bizden adam olmaz!"lar.
Bununla ilgili o kadar çok örnek, o kadar çok yaşanmışlık vardır ki bu fikre biat etmek işten bile değildir. Tarihin tozlu sayfalarından örneklerle desteklenir bu fikir, şu ana kadar yapamamışız bundan sonra da yapamayacağımız vurgulanır hep. Kimi zaman eylemsizliğimize iyi bir kılıf olur, kurtarır bizi adeta, vicdanımıza karşı koz olarak kullanırız. Ne yalan söyleyeyim (bu da ne garip bir deyimdir, bir yalan söyleyeceğim ama daha karar veremedim hangisini söyleyeceğime) benim de içine düştüğüm bir durumdur bu aslında. Öyle dünyaları kurtarmaya çalıştım da hep köstek oldular gibi bir durum değil elbet, kendi çapında yaşanan, kendi çapı büyüklüğünde sorunlardı hep, ama sorunun kaynağı aynı olduğundan düşülen umutsuzluk da aynı oluyor haliyle. Bu sebeptendir ki, tamamen eylemsizliğe geçmekten ziyade eylemlerimi bireysel baza indirgeyip kendi çapınca bir şeyler yapmayı seçmiştim. Yani "biz" olarak "adam" olamayacağız anlaşılan bari ben kendimi -belki 1. dereceden çevremi de- edebildiğim kadar adam edeyim de en azından buradan kazançlı çıkalım diye düşünüyordum.
* Kokla şair, bu taşı gazzeden getirdim. Bu görmüş olduğun kurşun, Filistinlinin göğsünden çıktı. Sen Oğuz Atay'da yüzerken, intihar yeyip intihar kusarken, bir çocuk, adam gibi öldü.
-Hakan Albayrak-
Son Yorumlar