Çocukluğumda seyretmeyi en çok sevdiğim şey çizgi filmlerden daha çok reklamlardı. .Ve bu boşa geçirilen zaman tanımlamasına uygun halim halen devam etmekte. Televizyonun karşısında oturmuş o izlemeye doyamadığım reklâmları seyrederken neden ve nasıl bu denli tüketmeye itildiğimizi düşünmeye başladım.
Aristo’nun dediği gibi, farkımız; düşünmemiz. Ben de her gün olduğu gibi bir televizyon yayınını dörde bölen reklamları seyrederken bu sözün gerçekliği hakkında düşünmeye başladım. Sonu gelmeyen, içinde kaybolduğum bir sistemi sorgularken buldum kendimi.
Küçükken, “büyüyünce ne olacaksın” sorusuna verdiğim cevabın fazlasıyla proleter bir meslek olan çöpçülük olduğunu, lise zamanımda bu olmak işinin, zamanın getirisi olarak, belki de kapitalizmin gereği olarak; reklamcı olmaya yükseldiğini hatırladım.
Bu getiriyi sadece sisteme yüklememek gerek, bunda içimde dindiremediğim yaratma, paylaşma ve beğenilme arzusunun da büyük payı olduğunu düşünüyorum.
75 yıl önce televizyonun hayatımıza girmesi ve 1941 yılında ilk reklam kampanyasıyla artık bir daha yıkılmayacak şekilde sağlam bir temele oturan kapitalizmi bu günlere getiren neydi?
Her şey ne zaman başlamıştı? Televizyonun hayatımıza girmesiyle mi? Sanayi devrimi? Dünya savaşı? Sebep neydi? Din miydi? Yoksa kullanılan din miydi? İnsanların en zayıf noktalarını din üzerinden kullanmak!?…
Biz insanların derdi neydi? Güç -iktidar hırsı- hepimizin olmasını istediği şey; sınır tanımamak, amaca ulaşmak için sınır tanımamak…Yoksa birilerinin güç sahibi olması için tüketmemiz mi? Read the rest of this entry »

* Sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım...
Son Yorumlar