Gidiyorum ben şimdi, sesiz ve sakin.
Yanınızdan geçiyorum belki giderken , görmüyorsunuz bile geçtiğimi..
Gözünüzün önünde uzaklaştıkça yitiyorum ufukta belki ama seçemiyorsunuz gidişimi.
Şimdi benim gözünden bakarken, her şey daha yavaş akıyor, bütün ayrıntılar,
Memnuniyetsizlik mimikleri, saklanmaya çalışılan bakışlar, çekememezlikler.. Hepsi öyle yavaş akıyor ki..
Hepsi daha da göze çarpıyor şimdi.
Ve her şeyin sesi boğuklaştı artık.
Başını duyuyorum gürültülerinizin ama sonu olan sözlerinin yok ki zaten..
Hepinizin yanından, yamacından geçerek, ve hatta dokunarak hepinizin zayıflıklarına, yara kabuklarına, yavaş yavaş gidiyorum.
Bembeyaz bir tepe var ileride, tepenin aşağısı pastel bir cümbüş..
O tepeden bedenimi bırakmaya gidiyorum. Pastellere doğru salınmaya, rüzgara geçerken yanımdan pastellere boyasın diye beni..
Sizin koyu ve iddialı, parlak ve çarpıcı renkleriniz siliniyor beyaz tepeye yaklaşan her adımımda..
İşte bundan sakinliğim, her şeyin ve geçmişin gözümün önünde yavaş yavaş silinişine tanık olduğumdan.
Susun ve dinleyin..
Dinleyen kulaklar için her zaman bir diyeceği vardır sessizliğin.
Kalın sağlıcakla,
Gidiyorum bugün ben..
İkisi ağladı konuştu içerde, biri ağladı/sarıldı diğeri. ben tahta kapının önünde, eşikte, çöktüm dizlerimin üstüne, oturdum bekledim.
dizlerimin üstüne oturdum,
dizlerimde ellerim.
ikisi konuştu içerde, biri ağladı/sarıldı diğeri sessizce. Ben tahta kapının önünde, ellerime baktım bekledim.
ikisi anladı birbirini, /ah benim içim nasıl bağırıyor ahh diye, sen anla-yabildiğin için onu/
ahh..
tırnakları yok ikisininde parmaklarında
ben oturdum tahta kapının önünde dizlerimin üstüne,
ellerim dizlerimde
-ellerime baktım
———————————–
baktım ki tırnaklarım ellerimde-
Bu posta kutusu tanığıdır tüm hayatımızın. Benim küçüklüğümü bilir, minicikliğimi… Babam bir gün işten gelirken, elinde getirmişti onu gazete kağıdına sarılı. Beni de çağırmıştı. Birlikte açmıştık salonun ortasında… Sonra birlikte gidip astık kapının önüne. Yeri daha aşağılardaydı o zaman. Benim de boyum ulaşabilsin diye aşağı asmıştı babam… Ne adam ama… Hemen ilk pazarında babaneme mektup yazdık birlikte o da bize cevap yazsın kutumuzdan alalım diye…
“Bu kutuyu çok uzun süre boş bırakmamak lazım” derdi babam, “küser sonra”… “o yüzden, sen çevrendeki insanları aradıkça onlar da senin kutunu dolduracaktır. Ne zaman ki kimse kutuna birşey göndermiyor birilerini kaybetmişsindir kızım…”
İşte böyle başladı posta kutusu ile ilişkimiz. Şimdi hatırlamıyor kimse ama; bayramlar, doğum günleri ve yılbaşından önce ailecek listelerimizi hazırlar ve tebrik kartı almaya giderdik. Salondaki büyük yemek masasına yayılır sevdiklerimize kartlar yazardık. O günler yaklaştı mı bizim evdeki telaşımız gibi posta kutusu da hareketlenirdi. Bize de rengarenk çeşit çeşit kartpostallar ve mektuplar gelirdi.
Her yıl benim boyum uzadıkça bir törenle posta kutusunu da yukarı asardık. Önceleri kuzenler ve aile büyükleri ile mektuplaşırdım. Sonra mektup arkadaşı olmak isteyenler için bir duyuru yapıldı okulda… Brezilya’dan bir mektup arkadaşım vardı. Posta kutusu da benim gibi hatırlıyordur o günü. Zarfın üzerindeki pullara elimi sürmüş, kimbilir ne yollardan geçti de bana kadar gelebildi diye düşünmüştüm. İlk kez bu kadar uzaktan bir şey geliyordu bize, posta kutusu ve bana… Read the rest of this entry »
ne anlatabilecek kadar ağırsın ne anlayabilecek kadar hafif belki arasındasın herşeyin herşeyin arasında kalmışsın hep nerde durman nerde yavaşlaman nerde ne yapman gerektiği hep belirtilmiş sana şimdi o yüzden noktasız ve virgülsüz artık anlamlar çözene çözebilene aşk olsun belki şimdi bu sabah kalkacak gücün yok yatacak uykun da yok ama sen kendini yatağa kapama eylemi yapmaya karar verdin protesto ediyorsun işverenleri ve işvermeyenleri bu arada tekel işçileri eylemlerinin otuz sekizinci gününde açlık grevinin üçüncü günündeyken ve kimse oralı olmazken zavallı senin kendini yatağa kapama eylemini kim takacak kim umursayacak hiç ne ki hiç ne ki hiç işte yazarın dediği gibi sahi kaç zaman oldu uğramayalı onun satırlarına en bildik alışkanlığını bile bıraktın seni en sen hissettiren yarım saatin üç saatin sekiz saatin ve hatta yirmi dört ve katları saatlerin bir anlamı kalmıyor gitgide kolunda dönen çubuklar neden niye boşa devinim yalnızca zaman yok artık senin için kalmadı zaman zaman bir o kadar da çok aynı anda geçmiyor zaman balıklar yüzüyor evde evin heryerinde tutulamaz ıslağı bilinemez balıklar ölüyor patır patır neden ne yaptığını zannediyor balık besleyicileri Read the rest of this entry »
Pek küçüktüm… Pek ufak… Hani anıların hayal meyal, kesik kesik olduğu bir yaşta… Bana uzun gelen bir feribot yolculuğundan sonra denizin ortasında koca bir kadın gösterdiler bana. Bak dediler, iyi bak bu kadına, özgürlük bu kadının adı. Özgürlük kavramıyla da sözcüğüyle de karşılaştığımı ilk hatırlayışım o gündür… New York’ta Liberty adasındaki Özgürlük Anıtı’nı ziyarete gitmiştik. Anıtın içine girip tacına çıkmak istemiştik ancak adı özgürlük olan bu kadının içindeki -bana oldukça ilginç gelen- zorlu tırmanma serüvenimiz boğazına kadar ilerleyebilmiş, adı özgürlük olan kadının boğazında takılmıştık. Sonrası gerisin geri ayaklara iniş oldu… Özgürlükle ilk resmi tanışmamda ben özgürlüğün boğazına takılmıştım ve sonrasındaki yirmi yıllık hayatımda da, işte öyle özgürlük benim boğazımda takılmış kalmıştır… Şimdi özgürlük üstüne yazmam gerekince boğazıma takılan, ne yutmayı ne çıkarmayı başaramadığım düğüm sanırım bundandır. Read the rest of this entry »
Hadi toparlan.
Toparlan da, kalk gidelim.
Şöyle tozun dumanın olmadığı,
kimsenin kimseye karışmadığı bir yere…
Dizimize kadar çiçekler olsun
ve bir türlü göremeyelim tarlaların sonunu.
Bulutlar var diye surat asılmayan,
Bulutlardan hayal kurulan bir yere gidelim.
Alabildiğine yeşil olsun,
Alabildiğine mavi…
Pastel boyalardaki gibi değil de;
zeytindeki, denizdeki gibi..
Genetiği değiştirilmiş kırmızı değil de;
dağ çileği rengi olsun topladığımız.
Read the rest of this entry »
Nasıl da eminiz kendimizden. Nasıl aşılmaz, sonsuz bir güvenimiz var. Ve nasıl hak görüyoruz kendimize her şeyi..
Artık her şeyin rant için yapıldığı bir dönemde, kişisel gelişim de bir rant aracına döndü. Okudukça, aydınlandıkça, bir şeylerin özüne varıp yalınlaşacağımıza karmaşıklaşıyoruz git gide. Ve bu karman çormanlıkla, bir şeyler bilmenin, entelektüel bir birikime sahip olmanın, sosyal bir duruş benimsemiş olmanın verdiği haklı silahlarla saldırıyoruz çevremize.. Merak ediyorum biz olmaya, olgunlaşmaya çalışırken, ilkelleşip, kibar saldırganlara mı dönüyoruz acaba. Araçlar ve yöntemler değişiyor ama yaptığımız hala birilerini ezmek, yargılamak, bir şekilde iktidar kurmak çabası. Bilgiyle ezmek, eleştirel bakış ayağıyla aşağılamak, yargılamak, bilgi ve birikim ile iktidar kurmak… Read the rest of this entry »
Kalemim sustu, düşüncem dağıldı, ben beni dinleyemez, kendimle karşılaşamaz oldum bir süredir. Sayfalarım sessiz kaldı ve de izsiz.
Çoğu kişiyi dişlilerine takmış, hiçbir şeyle durup yüzleşmesine izin vermeden döndürüp duran çarkın bir ucuna ben de takıldım. Yarılmaya bakınız ki – bir o kadar içini görerek ve istemeyerek ama işte bir o kadar uzun zamandır bunu bekleyerek..
İnsan uyum sağlıyor. Zorlanıyor ama uyum sağlıyor. Uyku çekiyor, beden direniyor, bünye kaldırmıyor ama sonunda alışıp, uyum sağlıyor. Uykuya söz geçirip, bedene hükmetmeye başladıkça, korktum çarka kapılıp, yüzleşmemeye de alışmaktan.
Korkuyorum hatta..
Uyum sağlıyor insan ama değişmiyor aslında.. Uykuyla kavganın beşinci gününde huzursuz insan başlıyor huzursuzlanmaya. Başlıyor şunu yapmadım, bunu yapmadım, şunu bir yere vardırmadım, bunu yazmadımlara.. Huzursuz insan kıpırdanıyor işte yerinde, en azından bacağını sallamadan edemiyor masanın altında.. Read the rest of this entry »
Dünya düşlere ayak uyduramıyorsa, bozuk olan dünyadır, düşler değil… Ki başka bir dünya yaratılabilir. Kişi düşler yaratmalı dünyasına, bir an olsun yılıp, yorulup, bırakmamalı düşlemeyi. Kişi düşleri olan kişiler de katmalı dünyasına. Düşlerini övgülendirsin, kendi düşleriyle yüreklendirsin diye. Önce düşlemeli ki, düşleri adına – kendi düşleri adına, kendine dair- kendi için bir şeyler yapabilsin. Önce kendi inanmalı ki kendi düşlerine, bir yol tutturup, bu benim masalım diye, o yolda yürüyebilsin.
Çünkü kişi görür ve bilir ki, – sen de şimdi gözleri satırlarıma değen, sen de bilirsin yaşarsın ki- kişi “oldum” dedikçe, şu düşlere ayak uyduramayan hayatın kurallarına göre “adam oldukça” daha az konuşur olur. Sükut altın olduğundan değil de, anlatacak değerli bir şeyi olmadığından. Düş kurmayı çoktan unuttuğundan. Ve gitgide kuruduğundan.. Bak etrafına.. Anlatacak değerli bir şeyi olmayan, düşü kalmamış kişiler sarmış etrafını. Read the rest of this entry »
Babalar başkadır. Kızlarının babaları bambaşkadır. En sıkı baba-kız ilişkisi de olsa en mesafelisi de; hayatın bir yerinde, bir zaman gelir ve her kız hesaplaşır babasıyla. Yüzleşir demiyorum, ama mutlaka hesaplaşır.
Babalar bizim ilk kahramanımız, ilk erkeğimiz, ilk örneğimiz, ilk koruyucumuz, ilk… ilk…ilk’imiz…
Babalar hayatımızdaki en güçlü, en yakışıklı, en uzun boylu, en korkusuz, en doğru, en…en…en…diye konumlandırdığımız erkek.
ÇÜNKÜ KIZ ÇOCUKLARI SAFTIR…GÖZLERİ SONRADAN AÇILIR…
Kız çocukları babalarını koşulsuz severek başlarlar… Öyle başkalarına yaptıkları gibi yaşananlara göre değer biçme mekanizmaları işlemez babalar için… En yüksekten başlatırlar babaları. Çünkü kız çocukları saftır biraz…
Derken büyümeye başlarız…
* Sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım...
Son Yorumlar