| |
May 17
Biz küçükken mahallemizde oyun oynayabileceğimiz geniş bir alanımız yoktu. Gerçi bugün kentlerde büyüyen çocukların genel problemi bu ama olsun, bundan 15-20 yıl kadar önce de bizim için dünyanın etrafında döndüğü en azılı sorun buydu.
Aşağı mahalledeki ilkokulun bahçesini “aşağı mahalleli veletler” parsellediği için ne zaman oraya gitsek kavga çıkardı. Zaten annem sağolsun kötü çocuklarla arkadaşlık etmeyelim, kavga etmeden güzel güzel oynayalım diye epey peşimizde gezdi. Neticede evin önünden geçen sokakta oynamak gibi bir asgari müşterekte anlaşmak zorunda kaldık, zira hem kavga edip hem de üstüne evdekileri, “gözümüze kapının çarptığına” ikna etmek epey meşakkatli bir uğraş halini almıştı.
Apartmanımızın önünden yaklaşık 30 derecelik bir açıyla kıvrılarak menziline varmak üzere tatlı bir eğimle aşağı doğru akan yol, bizim sokağın takımı için bir futbol mabediydi. Bu yol üzerinde her daim park etmiş otomobiller bulunması, taç çizgimizin hemen yanında, kerpiç evinin duvarlarını delici şutlarımızdan korumaya ant içmiş teyzeler olması, sokaktan gelip geçenlerin kale direklerimiz olan taşları bozuvermesi gibi negatif faktörler bizi asla durdurmuyor, camına sıkça top çarptığımız huysuz komşumuzla dişe diş tartışmalara girmek pahasına da olsa başladığımız maçı muhakkak tamamlıyorduk. Bunun tek istisnasını, zaman zaman pozisyonun penaltı olduğu yolundaki itirazlarını dikkate almadığımız arkadaşımızın, topun sahibi olduğunu unutmamız oluşturuyordu. Nefes nefese kalmış kıpkırmızı suratıyla “tamam wulen top benim değil mi, oynatmıyorum işte” diyerek topunu da alıp giden acar arkadaşımız maalesef seyrekte olsa maç zevkimizi kursağımızda bırakabiliyordu. Elbette köşedeki bakkaldan 9 katlı, patlamayan, “kames” marka bir plastik top almak her zaman mümkündü velâkin Almanya’dan gelmiş meşin yuvarlak dururken rüzgarla uçan plastik kamesi kim ne yapsındı. Read the rest of this entry »
Tags: federasyon, tiran
May 09
“Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek…”
St.PETERSBURG GAZETESİ
Rus gazeteleri, Kuzey Kafkasya halklarının 300 yıllık bağımsızlık mücadelesinde ayakta kalan son siyasi yapısı Çerkesya Meclisi’nin ezilişini, Rusya’ya bu şekilde duyurmuştu. Kbaada’da yaşanan son büyük çarpışmayla, Kerç boğazı’ndan Soçi’ye, kıyı boyundan Mezdeug’a kadar tarihi Çerkes topraklarında halklarımızın sürdürdüğü varlık mücadelesi fiilen son bulmuş oldu. Artık geriye ne Çerkes Milli Meclisi, ne de Çerkesleri koruyacak bir ordu kalıyordu. Rus gazetelerinde temizleneceği söylenen artıklarsa, Çerkes halkından geriye kalan savunmasız kabilelerden başkası değildi.
Tarihin kaydettiği en acımasız soykırımla halklarımız Çerkesya kıyılarından söküldü. Adige ve Ubıh halkları ve Adler’e kadar Abaza boylarını kapsayan katliamlarla pek çok boy yeryüzünden silindi. Sürgünle anavatanından uzaklaştırılan Çerkesya halkları önce Karadenizin azgın dalgalarına, ardından da açlık ve salgın hastalıklara yüz binlerce can verdi. Tarihçi Abramov, Kafkas Dağlıları adlı eserinde yaşanılan trajediyi şöyle tarif ediyordu:
“O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı…”.
Topraklarını işgal edip, soykırım ve sürgünle yok ettiği bir halktan sağ kalanlara artık muamelesi yapan bu zihniyet bugün hala Rusya’da hüküm sürüyor ve bir yandan eski günahlarını örtmeye çalışırken bir yandan da bu günahlara yenilerini ekliyor. Rus propaganda aygıtı, vatanında kalmayı başaran Çerkesleri ve Çerkes diasporasını Rusya ile gönüllü birliktelik yalanlarıyla kendi tarihinden kopararak pasifize etmeye çalışırken; Çerkes soykırımının en dehşetli sahnelerine tanık olan Soçi ve Kbaada’nın kanlı tarihini olimpiyat oyunlarıyla örtmeye çalışıyor. Bir soykırım bölgesi olan öz be öz Çerkes şehri Soçi’yi dünyaya bir Kazak şehri olarak sunmak niyetinde olan Rusya, 300 yıllık bir savaş ardından, 150 yıldır Çerkesya hayaletiyle kavga halindedir. Örtbas etmek istedikleri gerçek ise Çerkesya’nın Çerkeslere ait olduğudur.
Kaybedilen savaş ve terketmek zorunda kaldığı vatanı ardından, Çerkesya Meclisi’nin son lideri Hacı Girandük Berzeg şöyle söylüyordu:
“ …Bir gün atımın üstünde ve kılıcım elimde yurduma geri döneceğim… Eğer dönemeden ölecek olursam, bedenimden hiç değilse bir parçayı Anayurduma getirin ve köyümün mezarlığına gömün!..”
Gerçek, Çerkesya lideri Hacı Giranduk Berzeg’in kişiliğinde ete kemiğe bürünen, özgürlük ruhu ve vatan sevgisinin Çerkes diasporası üzerindeki etkisidir. Gerçek, önce Abhazya ardından Çeçenya’da yaşanan savaşlarda tüm gücüyle kardeşlerinden yana saf tutan Çerkes diasporasının varlığıdır. Gerçek şimdi artık kimliği tehdit edilen ve üzerindeki baskı her geçen gün artan Çerkes halkının, kendi tarihsel mücadelesi için sahneye çıktığı ve varlığını tüm dünyaya haykırmaya hazırlandığıdır. Gerçek, Ruslar’ın zafer günü olarak kutladıkları 21 Mayıs’ın artık üzerinde Çerkesler’in yaşadığı tüm ülkelerde Rusya’ya karşı direniş günü haline geldiğidir.
Gerçek, yok ettiklerini sandıkları Çerkesya’nın varolduğudur.
Gerçeği haykırmaya 22 Mayıs’ta Taksim’e!
KAFKASYA FORUMU
Tags: 21 mayıs, çerkesya, soykırım, sürgün
Apr 30

NOT: Hikayemizdeki kişiler, kurumlar ve atıflar tamamen hayal mahsulüdür. “Amacımız kimseyi kırmak değildir. Şurdakini de buraya koymak değildir.”
Hikayemiz Anadolu’nun şirin ve muhafazakar kentlerinin bir tanesinde, özellikle de nevi şahsına münhasır Çerkes milletinin sayıca azımsanmayacak derecede kümeleştiği bir kahvede başlamaktadır. Hatta bu kahve öyle bir kahvedir ki; okeye dördüncünün sadece yabancı kontenjanından olabileceği, kontenjan dışındakilerin ise sadece yancı[1] olabileceği bir mekandır.
Omuzları dik, kaşları kalkık, altın saçlı, deniz gözlü efsanevi insanların boş(!) vakitlerini geçirdikleri bu yerde fısıltı gazetesine rağbet de epeyce fazladır. Kim kimin arkasından ne demiş, kimin kızı kime kaçmış, kimin oğlu adam olmaz, bütün bu bilinmeyenler(!) bu sosyal kuruluşta gün yüzüne çıkar, toplum vicdanı ebediyen huzura ererdi.
(Biraz daha betimleme, Xabze’nin 4. maddesini[2] ihlalden bir yığın tepkiye sebebiyet verir. O bakımdan hikaye de hemen başlatılır.)
Toplum vicdanının rahat bir nefes alacağı pazar günüydü. Bayram Amca, ailesiyle birlikte güzelce kahvaltısını yaptı. Cebinden hiç düşürmediği köstekli saatini siyah yeleğinin ön cebine koydu. Yine en afili, en temiz takımlarını çekti ve aynanın karşısında şöyle bir pozunu aldıktan sonra:
Read the rest of this entry »
Tags: Analiz, Evlilik, ironi, Türk
Apr 28
Nerden başlamalı?
Ya da başlamamalı mı? Başlamayacaksa boş mu vermeli sıradanlığa? Hani başlamışlara devam etmekten hasıl olan… Önce bitirmeli mi yeni bir başlangıç için?Dünyamız çok küçük de sığdıramaz mıyız yoksa başlamaya çalıştıklarımızı ya da dünya küçük değil de biz mi daralttık acaba?
Bu arada neye başladığımızdan bahsetmedik. Onunla da ilgili sorulacak bir çok soru var. Tabi her insanın farklı bir dünya olduğunu hesaba katacak olursak herkesin birbirinden farklı yüzlerce sorusu olduğunu… İşin içinden çıkamayacağız herhalde…
Benim sorum ne yazacağımla ilgili. Söyleyecek sözüm var mı diye düşündüğümde öyle anlar oldu ki ya “hiç bir şeyim yokmuş” dedim ya da anlatacaklarımı bir sıraya koyamadım. Sonra ben anlatacağım da kim okuyacak kime ne faydası olacak dedim. Ama yine de sonsuzluğa silik bir nokta da olsa bir işaret bırakmaktan kendimi alıkoyamadım, buradayım. Hoş rafları dolduran, duvarlara yığıldıkça içime yığılan kitaplarımı yeni yeni sıraya koymayı becerebilirken, yazmayı nasıl bir sıraya koyacağım, neyle dolup bu sayfaya nasıl taşacağım, o da hala muamma… Read the rest of this entry »
Apr 28
Bir Çerkes'in küçüklükten itibaren duymaya başladığı ve büyük ihtimalle de Çerkeslerle ilgili en çok duyduğu hayıflanmalardan biridir "Bizden adam olmaz!"lar.
Bununla ilgili o kadar çok örnek, o kadar çok yaşanmışlık vardır ki bu fikre biat etmek işten bile değildir. Tarihin tozlu sayfalarından örneklerle desteklenir bu fikir, şu ana kadar yapamamışız bundan sonra da yapamayacağımız vurgulanır hep. Kimi zaman eylemsizliğimize iyi bir kılıf olur, kurtarır bizi adeta, vicdanımıza karşı koz olarak kullanırız. Ne yalan söyleyeyim (bu da ne garip bir deyimdir, bir yalan söyleyeceğim ama daha karar veremedim hangisini söyleyeceğime) benim de içine düştüğüm bir durumdur bu aslında. Öyle dünyaları kurtarmaya çalıştım da hep köstek oldular gibi bir durum değil elbet, kendi çapında yaşanan, kendi çapı büyüklüğünde sorunlardı hep, ama sorunun kaynağı aynı olduğundan düşülen umutsuzluk da aynı oluyor haliyle. Bu sebeptendir ki, tamamen eylemsizliğe geçmekten ziyade eylemlerimi bireysel baza indirgeyip kendi çapınca bir şeyler yapmayı seçmiştim. Yani "biz" olarak "adam" olamayacağız anlaşılan bari ben kendimi -belki 1. dereceden çevremi de- edebildiğim kadar adam edeyim de en azından buradan kazançlı çıkalım diye düşünüyordum.
Neydi peki bu sorunlar? Read the rest of this entry »
Tags: çerkeslik, diçeg, millet
Apr 21
Bir varmış,
Bir yokmuş…
Evvel zaman içinde, zorba bir kralın istila ettiği küçük bir ülkede yaşayan fakir bir aile varmış. Bu ailede herkesin hayatı çok zormuş. Çünkü zorba kral küçük ülkenin halkından öylesine nefret edermiş ki onlara elinden gelen her kötülüğü yaparmış.
Günlerden bir gün zorba kral başka ülkelerle savaşa girmiş. Bu büyük ve çok kanlı bir savaşmış ve kral savaşı kazanmak için küçük ülkenin cesur insanlarını da zorla ordusunda savaştırmış. Ama savaşı kazanınca küçük ülkenin hep nefret ettiği tüm halkını ihanetle suçlayıp kimsenin yaşamadığı soğuk ve ıssız topraklara sürgün etmiş. İşte bu sürgünde fakir ailenin yüzünü güldürüp kalplerini umutla dolduran bir şey olmuş. Koca dağlar gibi sağlam yiğitlerin bile dayanamadığı soğuğa rağmen evin hamile annesi en küçük çocuğunu doğurmuş. “Yaşamaz” demiş ihtiyarlar, “bu soğuğa, bu açlığa, bu yokluğa dayanamaz!” Ama yanılmışlar. Küçük bebek sımsıkı sarıldığı annesinin parmağını bırakmamış. İnadına yaşamış. Read the rest of this entry »
Tags: cohar dudaev, masal
Apr 14
Sözcülüğünü Avukat/Yazar Hulusi Üstün ile Mimar/Yazar Yalçın Karadaş’ın yaptığı Demokrasi İçin Çerkes Girişimi davetimiz üzerine İzmir’e geliyor. Pazar günü saat 16:00′da
Devlet Demir Yolları Lokali’nde [1] gerçekleşecek panelde demokratik açılım, Çerkesler’in açılımdaki rolü gibi konular konuşulacaktır.
Katılımcılar, tamamen kendi imkanlarıyla davet edildikleri bölgelere giderek, günümüz ben merkezci yaklaşımına pek de uymayan
bir tutumla düşüncelerini aktarmaya çalışmaktadırlar. Biz de bu etkinliği düzenleyerek onların çabalarına çok küçük de olsa bir katkı yapmayı umuyoruz.
Bugün Türkiye’nin içerisinden geçtiği bu önemli süreçte
bazı şeylere geç kalmamak için,
“Ne diyor bu insanlar?” ı anlamak için,
“Ben öyle düşünmüyorum!” demek için,
yani “biz”im için,
yani kendiniz için,
sizlerin de katılımlarınızı bekliyoruz.
[1]: 18 Nisan 2010 Pazar Saat:16:00, Devlet Demir Yolları Lokali, Alsancak Migros Karşısı, İzmir.
Katılımcılar:
Hulusi ÜSTÜN
Yaşar GÜVEN
Enver SAĞLAM
Rahmi Deniz ÖZBAY
Kadriye BOZKURT
Şahin ARIKAN
Önemli not: Bu etkinlik Ajegu’nun katkıları ile gerçekleştirilmekte ve herhangi bir dernek ile bağlantısı bulunmamaktadır.
İletişim:
Murat Öztaş: 0505 525 18 16
Aydın Şen: 0555 720 17 11
http://www.facebook.com/#!/event.php?eid=109095792462113&index=1
Tags: açılım, diçeg, izmir
Apr 02
Moskova’da 2 bomba patladı… 46 kişi öldü… 46 insan evladı!
İnsan insana bunu yapar mı?
Kaç yaşında ki özbeöz Çeçen anneme “eylemi Dokka Umarov üstlendi” dediğimde, “o adam Çeçenlerin yüz karası oldu” dedi bana. Çeçenlerin yüz karası…
Evet Dokka! Zalimlerden oldun…
Zalimsin Dokka!
Öldürdüğün bir tek kişiyi bile tanımıyordun. Bir teki bile sana silah doğrultmamıştı. Allah bir tekini bile öldürmene cevaz vermiş değildi. Ama sen her ne hikmetse onun adına öldürdün… Çeçenlerin savaş geleneği böyle bir saldırı yapmana asla müsaade etmezdi. Ama her ne hikmetse sen onun adına da öldürdün… Allah ve Çeçenler iki cihanda da yakandadır unutma Dokka… Çünkü zalimsin… Çünkü adımızı kirlettin…
Ama…
Terör bugün dünyanın her yerinde aynı sebepten doğuyor. Bunu bilmeli… İflah olmaz bir hırsla ve hiç durmadan öldüren, öldüren, öldüren insanoğlu yüzünden. Çalan, çırpan, gasp eden, kirleten, sömüren ve arkasında hiç kuşkusuz bir enkaz bırakan insanoğlu…
Bombalarla, roketlerle, kimyasal silahlarla, tanklarla, uçaklarla, binlerce düzine askerle, yada babadan kalma yöntemlerle işkence ederek, hem de yıllar yıllar boyunca her türlü vahşi şekilde işkence ederek katledilen insanların acısını kimse anlamıyor. Afganistan’da, Irak’ta, Keşmir’de, Somali’de, Sudan’da, adını sayamayacağım nicelerinde ve ille Çeçenya’da Allah’ın her günü katledilen yüzbinler için hiç kimse parmağını bile kıpırdatmıyor. Paramparça edilmiş bedenlerin çığlığını bir tek kişi bile duymuyor. Hatta kimse yadırgamıyor bile artık bu ölümleri. Adeta bir alın yazısıymışçasına omuz silkiyor, kasabın önüne yatırılan koyunların ölümü kadar doğal buluyor katliamları.
Ne zamana kadar? Read the rest of this entry »
Tags: çeçenya, zemberek
Apr 02
İkisi ağladı konuştu içerde, biri ağladı/sarıldı diğeri. ben tahta kapının önünde, eşikte, çöktüm dizlerimin üstüne, oturdum bekledim.
dizlerimin üstüne oturdum,
dizlerimde ellerim.
ikisi konuştu içerde, biri ağladı/sarıldı diğeri sessizce. Ben tahta kapının önünde, ellerime baktım bekledim.
ikisi anladı birbirini, /ah benim içim nasıl bağırıyor ahh diye, sen anla-yabildiğin için onu/
ahh..
tırnakları yok ikisininde parmaklarında
ben oturdum tahta kapının önünde dizlerimin üstüne,
ellerim dizlerimde
-ellerime baktım
———————————–
baktım ki tırnaklarım ellerimde-
Tags: ah
Mar 24
Dün gibi hatırlıyorum anne. Ağlamaktan usanmadığım, gün boyu azarlandığım günü. Sadece bir erikti aslında. Çalmak da demeyelim, almak… Niye bu kadar kızmıştın ki anlam veremedim günlerce. Olsun derdin. Bunun için yetiştirmiyoruz biz seni. Kul hakkını işte orda öğrendim anne.
Kaç kere kalbin sıkışmıştır benim yüzümden? Sayamadım. Affet beni anne… Milletin çocukları akıllı uslu olurdu ya ben olamadım. Haftada bir iki kez itinayla kafasını gözünü kıran, mahallenin dokuz canlı çocuğunun annesi, hani kan revan içinde kapıya dayandığım günlerden birinde yine şoke olmuştun ya. İşte o zaman bisikletten düşmemiştim anne. İtiraf ediyorum, inşaatın üçüncü katından düşmüştüm. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar diyordun ya. Kaç yastı geçti hala sönmedi o mumlar. Ama yalan söylemenin en büyük günah olduğunu öğrettin ya. Şimdi geç de olsa doğruyu söylüyorum ve söndürüyorum o mumları: “inşaata girmek yasak ve tehlikeliymiş” affet beni anne.
Baban gibi olma, Abazalara benzeme, namazını kıl derdin ya… Yapamadım. Tek tük gittiğim cumalar ve sayende eksiltmediğim bayram namazlarıyla cennetten bir hayli uzaklaştım anne. Dedenin mezarını ziyaret et “üç kulhu, bi elham” oku diye tembihliyordun ya, kaç yıl oldu, uğrayamadım dedemin yanına. Biliyorum dedem bahane dinlemez, kızacak beni yalnız bıraktın diye ama ben gönlünü alırım bu bayram. Yine de, affet beni anne.
Bazen gizli gizli babamla konuşmalarınızı dinlerdim. Çocuk çok duygusal, üstüne gelme aylarca konuşmuyor ondan sonra diyordun ya. Hiçbir şey değişmedi anne, iş inada binince babamı bile dinlemiyorum hala.
Read the rest of this entry »
Tags: anne, sıxara
|
|
Son Yorumlar